Sanatoryum, on dokuzuncu yüzyılın ortasından yirminci yüzyılın ortasına kadar tıbbın en önemli tedavi kurumlarından biri, tüberküloz tedavisi için ise merkezi öneme sahip bir sağlık tesisiydi. Antibiyotiklerin keşfine kadar altın çağını yaşayan sanatoryumlar, tüberkülozun bulaşıcı olması ve tedavisinin çok uzun sürmesi nedeniyle, dönemin hem tıbbi hem sosyal açıdan neredeyse yegâne seçeneği, sığınılacak yer ya da şifa aranan mekânlarıydı. Sanatoryumların ikili işlevi vardı: iyi beslenme, iyi dinlenme, düzenli bir program ve sağlıklı çevre sunarak iyileşmeye yardımcı olmak; aynı zamanda hastayı toplumdan ayırarak bulaş riskini azaltmak.
Bizans döneminde bir sürgün yeri olan Prens Adaları, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren, özellikle düzenli vapur seferlerinin başlamasıyla İstanbul'un hem dinlenme ve eğlence hem de şifa ve tedavi yeri olarak ünlenmeye başladı. Temiz hava, güneş ışığı ve çam ormanlarıyla adalar, bedensel ve ruhsal sağlık arayışındakiler için bir çekim merkezi hâline geldi. Bu ortamda, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Adalarda birbiri ardına sanatoryumlar açıldı: Burgazada Sen Jorj Çocuk Sanatoryumu (1902), Büyükada Sanatoryumu (1923), Burgazada Sanatoryumu (1927) ve Heybeliada Sanatoryumu (1924). 

Heybeliada, Prens Adaları içinde temiz havası, suyu ve geniş çam ormanları nedeniyle ismi şifa ve sağlıkla en sık anılan adaydı. Türkiye'nin ilk devlet sanatoryumu olan Heybeliada Sanatoryumu, 1 Kasım 1924 günü, Çamlimanı’nda bir zamanlar nekahethane olarak yaptırılan iki katlı binanın tamir edilmesiyle açıldı. Kuruluşta mütehassıs olarak görev alan ve kısa süre sonra kurumun başına geçen Dr. Tevfik İsmail Gökçe (1891–1976), otuz yıl boyunca kesintisiz olarak sanatoryumda çalışacak ve başhekimlik yapacaktı. Gökçe'nin başhekimlik döneminde (1924-1955) Heybeliada Sanatoryumu kademeli olarak büyüdü ve kısa sürede Cumhuriyet tarihinin en önemli sanatoryumu hâline geldi.

İlginç olan, Heybeliada Sanatoryumu'nun seçilen mekân ve iklim açısından sanatoryum hareketinin başladığı dönemin paradigmasından ayrışmasıdır. On dokuzuncu yüzyılda ana akım hâline gelen sanatoryumlar, kuru havanın iyileştirici özelliği düşünülerek çoğunlukla Alpler gibi yüksek rakımlı yerlerde inşa edilmişti. Deniz seviyesine yakın bir adada kurulan Heybeliada Sanatoryumu ise, yirmi yıllık klimatolojik bir etüde dayanarak (çamlarla çevrili Çamlimanı'nın kuzey rüzgârına karşı koruma sağlaması, İstanbul'a kıyasla daha az yağmur, daha az rutubet, çok daha az sis ve daha uzun güneşlenme süresi) verem sanatoryumu için son derece uygun bulunmuştu.

Başlangıçta açık hava kürüne imkân verecek balkonlu bir binası yoktu; ilk balkonlar 1926'da eklendi. İlerleyen yıllarda yatak kapasitesini artırmak için yeni pavyonlar (1930, 1933 ve 1939) ve 1947'de B Blok inşa edildi. 1954'e gelindiğinde dört ana blokta toplam yatak sayısı 630'a ulaşmıştı; 1955'ten itibaren kurum bir eğitim hastanesine dönüşerek uzun yıllar göğüs hastalıkları ve göğüs cerrahisi alanında uzmanlık eğitimi verdi.
Sanatoryum yalnızca bir sağlık tesisi değil, aynı zamanda disiplin, denetim ve kontrolün hüküm sürdüğü bir kurumdu. Günlük yaşamın merkezinde katı bir zaman çizelgesi vardı: günde beş öğün yemek ve günde dört kez dinlenme, hastaların en önemli iki aktivitesiydi. Öksürme ve tükürük gibi riskli görülen davranışlara dair kurallar sıkıydı; ihlal, hastanın sanatoryumdan çıkarılmasıyla sonuçlanabiliyordu. Bu disiplin çoğu zaman “aile ortamı yaratma” düşüncesiyle meşrulaştırılır, hekim-hasta ilişkisi bir tür ebeveyn-çocuk ilişkisine benzetilirdi. Aylar, hatta yıllar boyunca yatan hastalar için el işleri; radyo, plak dinleme ve kitap okuma gibi etkinlikler tekdüzeliği kırmaya çalışırdı. Bu anlayış 1954'te açılan Rehabilitasyon Merkezi ile kurumsallaştı; erkek hastalara saat tamirciliği, fotoğrafçılık, elektrikçilik gibi meslekler öğretilerek iyileştikten sonra hayata yeniden katılmaları hedeflendi. 1954 yılında Hemşire Yardımcısı Mektebi açıldı ve daha önce tüberküloz geçirmiş ve iyileşmiş kadın hastalar arasından seçilen kişiler eğitime alınarak istihdam edildi.
1940'ların ortasından itibaren streptomisin (1944) ve ardından isoniazid (1950'lerin başı) ile tüberkülozun ilaçla tedavisi mümkün olunca, sanatoryumlar merkezi önemini giderek kaybetmeye ve kademeli olarak kapanmaya başladı. Verem savaş dispanserlerinin çoğalmasıyla ayaktan tedavi imkânları arttı; hastalar artık izole edilmiş büyük sanatoryumlarda değil, toplum içinde tedavi edilir oldu. Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de uzun süreli yatarak bakım sağlayan sanatoryumlara duyulan gereksinim azaldı.

Heybeliada Sanatoryumu, her şeyden önce Heybeliada ve Adalar kültürel mirasının önemli bir parçasıdır; aynı zamanda İstanbul'un ve Türkiye'nin sağlık tarihi ile toplumsal ve kültürel hafızası için çok değerli bir kurumdur. Türkiye'nin ilk devlet sanatoryumu olması, seksen yılı aşkın süre kesintisiz hizmeti ve göğüs hastalıkları alanındaki uzmanlık eğitimindeki rolü düşünüldüğünde, kurumun tıp tarihimizdeki yeri tartışmasızdır. Adalarda açılan dört sanatoryumdan yirmi birinci yüzyıla kalabilen tek örnek olması ise onu ayrıca değerli kılar.
Kurumun anlamı hastalar ve çalışanlarla sınırlı değildir; hasta yakınları, ziyaretçiler, adalılar ve bütünüyle İstanbul ve Türkiye için çok şey ifade eder. Yerleşim yeri, çamlık arazisi, bahçeleri, mimarisi ve manzarasıyla sanatoryum, adayı ziyaret edenlerin fotoğraflarında onlarca yıldır yer almış; dönemin şiirine, öyküsüne ve romanına da sıkça konu olmuştur. Sanatoryum, sağlık kurumu olmanın ötesinde, bir dönemin tıbbi anlayışını, mimari çözümlerini ve gündelik yaşamını içinde barındıran canlı bir hafıza mekânıdır.

1980 sonrası sağlık alanında yaygınlaşan politikalarla, ayakta kalan son devlet sanatoryumu olan Heybeliada Sanatoryumu'na devlet desteği azaldı ve hizmetler aksamaya başladı. Binalar 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde ağır hasar gördü; ciddi masraflarla restore edilmesine rağmen 30 Eylül 2005'te, deniz yoluyla ulaşımın zorluğu ve yeterli hasta bulunmaması gerekçe gösterilerek Sağlık Bakanlığı tarafından kapatıldı. Kadro ve tıbbi donanım Süreyyapaşa Göğüs Kalp ve Damar Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne nakledildi. Boşaltıldıktan sonra iki bekçi eşliğinde çürümeye terk edilen sanatoryum, 2009 yılında A-Blok çatısında çıkan yangın ile tamamen kullanılamaz hâle geldi. Bu arada kurumsal hafıza da ağır bir kayba uğradı; bugün ortada bir Heybeliada Sanatoryumu Arşivi yoktur. Hasta dosyaları, resmî belgeler, tıbbi tetkikler ve raporlar taşınma ve yangının ardından izbe köşelerde çürümeye bırakıldı. Kaybın somut bir örneği, yalnızca 1935–1973 arasında kütüphaneye kaydedilen 5.280 demirbaşın listelendiği ve bugün bu eserlerin nerede olduğunun bilinmediği kütüphane kataloğudur. Bir dönem sanatoryum içinde açılmış olan tıp tarihi müzesinden ise geriye yalnızca müzeye giriş-çıkış kurallarının yazılı olduğu bir cam levha kalmıştır. 

COVID-19 pandemisinin tüm şiddetiyle hüküm sürdüğü bir dönemde, 2020 yılı Eylül ayının ilk haftasında, basına yansıyan haberlere göre, 2005 yılında kapatılan Heybeliada Sanatoryumu arazisi ve binaları “İslami Eğitim Merkezi” oluşturulması amacıyla 8 Ağustos 2018 tarihli bir kararla Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildi. İstanbul Tabip Odası (İTO), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, İstanbul Barosu ve Türk Toraks Derneği kararın kamu yararına ve hukuka aykırı olduğunu belirterek iptal edilmesi için dava açtı. Mahkeme, tahsisin iptaline karar verdi. Ne var ki geçtiğimiz aylarda, 6 Mayıs 2026 tarihinde Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Heybeliada Sanatoryumu arazisinin yeniden Diyanet'e tahsisi konusunda oy çokluğu ile olumlu görüş bildirdi. Adalar Belediyesi temsilcisi karara karşı oy kullandı. İstanbul Tabip Odası ve Türk Toraks Derneği tarafından 3 Temmuz 2026 tarihinde yürütmenin durdurulması ve iptali istemiyle ikinci kez dava açıldı. Dava, şimdi İstanbul 9. İdare Mahkemesi'nde görülüyor.

Heybeliada Sanatoryumu'nun nasıl korunabileceği ve hangi işlevle gelecek kuşaklara aktarılabileceği hâlâ tartışılmayı bekliyor. Dünya genelinde on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda inşa edilen sanatoryumların yirmi birinci yüzyılda farklı amaçlarla yeniden ele alındığını gösteren pek çok başarılı örnek var. Akla gelen ilk önlem, sanatoryumların kültürel miras eseri olarak tescillenerek koruma altına alınmasıdır. Restorasyon ve yeniden işlevlendirme açısından ilham verici örnekler mevcuttur. Öncelikle sanatoryumun tescillenerek etkin biçimde koruma altına alınması; ardından özgün mimari dokusu gözetilerek kamusal ve sağlık amacıyla yeniden işlevlendirilerek hayata geçirilmesi, herkesin üzerinde uzlaşabileceği en temel taleptir. 

Türkiye'nin ilk devlet sanatoryumu olan ve her şeye rağmen yirmi birinci yüzyıla kalabilen Heybeliada Sanatoryumu, kurumsal hafızası ve kültürel mirasıyla uzun, kapsamlı ve özenli bir projeyle ele alınmayı bekliyor. Bu, yalnızca bir binayı değil, bir dönemin tıbbi ve toplumsal belleğini geleceğe taşımak anlamına gelecektir.


Kaynaklar
Bu yazı, yazarın “Heybeliada Sanatoryumu: Tarih, Hafıza ve Miras” başlıklı makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır. Makalede atıf yapılan başlıca kaynaklar ve meraklısı için okuma önerileri aşağıdadır:
Fatih Artvinli, “Heybeliada Sanatoryumu: Tarih, Hafıza ve Miras”, Hastalık Mekanları, Şifa Alanları: Çağlar Boyunca Anadolu’da Sağlık Hizmetlerinin Yapılanması, ed. Lucienne Thys-Şenocak, Inge Uytterhoven (İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları ANAMED Serisi, 2025)içinde ss.221-242.
Fatih Artvinli, Türkiye'de Salgın Yönetimi: Kurumsallaşma ve Kurumsal Hafıza Sorunu. İstanbul: İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü, Aralık 2020.
Tevfik İsmail Gökçe, Heybeliada Sanatoryumu Kuruluş ve Gelişimi (1924–1955), yay. haz. Fatih Artvinli, Cem Hakan Başaran ve Tuna Pektaş (İstanbul: İstanbul Tüberküloz Vakfı, 2021).
Nuran Yıldırım ve Mahmut Gürgan, Türk Göğüs Hastalıkları Tarihi (İstanbul: Türk Toraks Derneği, Aves Yayıncılık, 2012). 
Deniz Avcı Hosanlı ve Cansu Değirmencioğlu, “From “prototype” to “model”: Architectural and spatial development of Block A (1924–1945) of Istanbul's Heybeliada Sanatorium”, Frontiers of Architectural Research, Volume 13, Issue 1, 2024: 1-20.
Thomas Dormandy, The White Death: A History of Tuberculosis (London: Hambledon Press, 1999).
Diana Anderson, “Humanizing the Hospital: Design Lessons from A Finnish Sanatorium,” CMAJ 182, no. 11 (2010): 535–36. 
Tansu Pişkin, "Doç. Dr. Fatih Artvinli Anlattı: Heybeliada Sanatoryumu Ölüme Terk Edildi." Bianet, 11 Eylül 2020. https://m.bianet.org/bianet/kent/230710-heybeliada-sanatoryumu-olume-terk-edildi. 
Canse Yüzer, "Heybeliada'da Bir Modern Mimarlık Mirası: Heybeliada Sanatoryumu Dr. Tevfik İsmail Gökçe Pavyonu," Mimar.ist 20/68 (2020): 71–78.


*Prof. Dr. Fatih Artvinli
Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Tıp Fakültesi
Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı 
Bu yazı Türk Toraks Derneği Toraks Bülteni Haziran 2026 sayısında yayınlanmıştır.