*İstanbul’un iyi bir özel hastanesinde çalışıyorsunuz, yaşamınızı hekimlik dışında renklendiren, sizi farklı yönlerde yetkinleştiren uğraşı ve yönleriniz var, ülkenin demokratik koşulları da sivil örgütlerde çalışmayı teşvik eden bir yapıda değil ve dahası hekimlik mesleği giderek zorlaşan şartlar altında… Hal böyleyken neden İstanbul Tabip Odası yönetimine aday oldunuz? Sizi başkan olmaya motive eden duygu ve düşünce neydi?
Bu sorunun yanıtı bugünde değil. Kendimi bildim bileli toplumsal meselelerle ilgilenirim. Tıp öğrencisiyken de, asistanken de gazetelere, dergilere yazardım. Edebiyat, deneme de yazardım ama günlük siyasetle, toplumsal sorunlarla ilgili de yazardım. Hatta İstanbul Tıp Fakültesinde dördüncü sene asistanıyken Cumhuriyet’te çıkan bir yazım nedeniyle soruşturma açılmıştı, hem fakültede, hem üniversitede, epey uğraştırmışlardı. İstanbul Tabip Odasının da, İTF temsilcisiydim, ilk temsilciler kurulunda da divan başkanlığı yapmıştım. Yıllar içinde tıbbın çok ağır bir branşında hekimlik yaptığım için enerjimi ağırlıklı olarak mesleğimle ilgili örgütlerde çalışmaya verdim. 2019’dan beri T24 internet gazetesinde edebiyat, deniz yazıları yanında güncel siyasetle ilgili de yazıyorum. Bir akademisyen, bir aydın olarak ülkede adım adım büyüyen adaletsizlik, gelir dağılımındaki eşitsizlik, yoksulluk, kadın cinayetleri, yolsuzluklar gibi pek çok konuda yazdım, yazmaya da devam ediyorum. İki dönem önce de Odanın denetleme kurulundaydım. Yani bir bakıma hep içindeydim mücadelenin. Tabii başkanlık aklımda yoktu. Demokratik Katılım Grubundan arkadaşlar teklif ettiler, eski başkanlardan bu dönem bu sorumluğu almamın önemli olduğunu söyleyenler oldu. O dönem TTB de görevli olan arkadaşlarımdan da destekleyici mesajlar aldım. Karar süreci öyle gelişti. Kuşkusuz İstanbul Tabip Odası Başkanlığı büyük bir onur. Kim istemez, benim kaygım bu onurlu görevi layıkıyla yerine getiremezsem endişesinden kaynaklanıyordu. Umarım bu dönem bittiğinde İstanbullu hekimler iyilikle anarlar.
*Talat Kırış kimdir? Onu tanımayanlara nasıl anlatırsınız?
Talat Kırış, Dünya gezegeninin, çok güzel ve özel bir köşesinde yaşama şansına sahip olmuş biridir. İki önemli özelliğim var çocukluğumdan beri beni belirleyen. Bir tanesi öğrenme merakı, eski sözcükle tecessüs. Her şeyi merak ederim. Bir kitap okumaya başlarım, orada adı geçen bir coğrafi yere, ya da misal bir sanat eserine, tarihi bir olaya takılır, peşinden giderim, ona dair her şeyi okumak isterim. İşimde de öyleyim, özellikle yeni teknolojilere çok meraklıyımdır, beyin cerrahisinde bir çok teknolojik gelişmeyi ülkede ilk ben kullandım. Diğer özelliğim de çalışkanlık. İlkokuldan beri çok çalışkan biri oldum. Ailemden sonra hayatımı belirleyen üç şey var, beyin cerrahisi, edebiyat, deniz. Şimdi bunlara bir de İstanbul Tabip Odası eklendi.
*Talat Kırış’ın en sevmediğiniz yönü nedir?
Eskiden alıngandım, kolay alınırdım. Bu konuda kendimi tedavi ettim. Şimdi kendimle barışık birisiyim. Belki fazla titiz oluşumu söyleyebilirim. O da hem sevdiğim, hem de sevmediğim bir yönüm. Yaptığım iş titiz olmayı gerektirir, denizcilik de öyle. Ama tutup bunu hayatın her alanına yerleştirdiğiniz de insan bazen kendisi için bile sıkıcı olabiliyor.
*Dagu neyiniz olur?
Geçenlerde bir reklamda kadın köpeğine oğluşum dediği için olay çıkmış, reklam yayından kaldırılmış, yanlış hatırlamıyorsam soruşturma da açılmıştı. Evcil hayvanlarla ilişkimiz çok özel ve çok yoğun, tamamen sevgiye dayanan bir ilişki. Kişilerin evcil hayvanlarını evlatları gibi sevmesi çok normal. Dagu 7 yaşında bir labrador. Hayatıma girdikten sonra yaşamımın vazgeçilmez bir parçası oldu. Dagu’nun sevgisi o kadar doğrudan, o kadar içten, o kadar benzersiz ki . . . Daguyla saatlerce hasbihal edebilirsiniz. Birbirimizi anladığımızı düşünüyorum. Dagusuz geçirdiğim yıllara hayıflanıyorum. Dagu benim bir parçam, ben de onun.
*Spirit of Sydney yelkenlisinde Kavafis ile Attillâ İlhan nasıl buluşur? Gecenin üçünde, gündüz gibi aydınlık bir Antartika gecesinde bir insan Fikrimin İnce Gülü’nü neden mırıldanır?
Sprit of Sydney benim Ushuaia’dan Antarktika’ya gidip geldiğim yelkenli. Bu yolculuğu tamamlamak için denizcilerin korkulu rüyası Horn Burnu’nu bordalayıp dünyanın en tehlikeli denizlerinden biri olan Drake pasajını geçmeniz gerekiyor, hem de iki kez. Denize düşerseniz, hayatınız o noktada bitiyor. Dayanıklılık, sabır, cesaret gerektiren bir yolculuk. Böyle yolculuklar yalnızca coğrafi değildir. İnsanın kendi içine doğru da yaptığı bir yolculuktur. O yolculuklardan ya ruhunuz daha kamil olarak dönersiniz, ya da saramadığınız yaralarınızı daha çok kanatmış olarak dönersiniz. Kavafis benim bütün deniz yolculuklarıma eşlik eder, “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın /Bu şehir arkandan gelecektir/Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda” der çünkü. Sonunda hep İstanbul’un denizine dönmek olmasa belki o yolculuklara çıkılmaz. Oradan da Attila İlhan’ın İstanbul Ağrısı’na gelirim zaten. İstanbul’u bu kadar güzel anlatan başka bir şiir var mıdır bilmiyorum? Ben İstanbul’u romantize eden, bu şehre aşık biriyim. Bu şehri yazarım, bu şehri yaşarım. Şiirlerle, romanlarla, hikayelerle, dostlarla ve tabii aşklarla. Fikrimin İnce Gülü’ de İstanbul’da yaşanmış, her yanı İstanbul kokan bir aşk hikayesine aittir. Antarktika’nın kararmayan gecelerinde , buzların arasında güverteye çıktığımda, bu şiirler, şarkılar beni bulup dururdu. Dönebileceğimden kuşku duyduğum bir hayatın ve şehrin ruhumda ve buzullardaki yansımaları.
*Uzak kentler, uzak denizler, gelmeyen sevgililer, beklenen kişinin gelmediği için insanın bir başına kaldığı tren istasyonları ve dinmeyen yağmurlar Talat Kırış’ın ilgisini neden çekiyor?
Yağmurlarla başlayayım. Benim bütün öykülerimde yağmur yağar. Yağmuru türlü biçimde anlatmışımdır. Hatta bir öykümde yağmurla aynı surete aşık bir adamın bir nehrin kenarında yağmurla dövüşü anlatılır. Tren istasyonları nefes alıp verdiğim, bana ilham veren yerler. Büyük garlarda bir kafeye oturur gelip geçen insanlara bakar onların yaşamadıkları hayatlarının öykülerini yazarım. Belki paralel evrende o hayatları yaşıyorlardır. Tren istasyonları hem kavuşmanın hem ayrılığın mekanlarıdır. Uzak kentler, uzak denizler, hayatın rutinine bir isyan aslında. Aynı yerde, aynı diktörtgen prizmalarının içinde geçen hayatımıza bir nazire. Gelmeyen sevgililer ise Casablanca filmiyle girmişti hayatıma. Onun da öyküsünü yazmıştım. Hangimizin hayatında yoktur ki gelmesini beklediğimiz ama gelmeyen sevgili. Aşk acısı yaşanmadan ne edebiyat yapılır ne müzik.
*Sahiden beyin cerrahları, hastalarını, Sırat Köprüsü’nün üzerinde mi karşıya geçiriyorlar? Ameliyatı tamamladığınızda Everest’e çıkmış gibi mi hissediyorsunuz? Eğer öyleyse egonuzu nasıl zaptedebiliyorsunuz ya da bunu başarabiliyor musunuz? Everest’e defalarca çıkan ve Sırat Köprüsü’nde defalarca sırtında hasta taşıyan bir hekim kibirden nasıl azade oluyor ya da olabiliyor mu?
Evet bence geçiriyorlar. Beyin çok özel bir organ, onu ameliyat etmek, parmaklarınızın ucunda bir insanın yalnızca hayatının değil, duygusuyla, düşüncesiyle, hareketiyle tüm varlığının olduğunu bilmek insana müthiş bir sorumluluk yüklüyor. Mesleğimin belki ilk on yılında Everest’e çıkmış gibi hissederdim. Artık öyle hissetmiyorum, yalnızca yapması gerekeni doğru, eksiksiz ve hatasız yapmış birinin hissettiği huzuru hissediyorum. Kibir meselesine gelince. Maalesef bu çok haklı bir soru. İşini mükemmel yapan, arkadaşlarım, tanıdığım hocalar arasında çok kibirli olanlar var. Bu kibri hakkettiklerini düşünüyorlardır için için. Gerçekten de bizim işimiz de iyi olmak için çok ama çok emek vermeniz gerekir. Ama bu kibri haklı çıkarır mı, bana göre asla. Bir hekime en yakışmayan tutum kibirdir. Kibir insanı hastasından uzaklaştırır, hasta insan olmaktan çıkar bir “vaka”ya , MR filmindeki bir lezyona dönüşür. Benim hekimlik anlayışımla bu bağdaşmaz. Öte yandan büyük denizciler tanıdım, dünyanın en zor denizlerinde, büyük fırtınalarla başa çıkmış, fındık kabuğu bir teknede dev dalgaların arasında seyir yapmış. Çoğunda kibirden eser yoktu. “Ben neymişim be abi” meselesini çoktan aşmışlardı. Ünlü olmak için değil, istedikleri için, doğanın zorluklarıyla başetmeye çalışıyorlardı. Bu yolculukların kitabını yazdıkları zaman şan, şöhret için değil, kendilerinden sonra geleceklere örnek olmak, yol göstermek için yazıyorlardı. Daha önce de belirttiğim gibi bu yolculuklar insanın ruhunu daha kamil hale getiriyor, eğer getirememişse tüm bunların arkasında kendini ispat duygusu varsa, psikananaliz yaptırmakta fayda var. Kibir yalnızca hekimlik mesleğinde değil hayatın her alanında kötüdür. Ben sol değerlere inanan, savunan biri oldum hep. Benim inandığım değerlerle , hayat felsefemle de kibir bağdaşmaz.
*İstanbul Tabip Odası Başkanı olduktan hemen sonra katıldığınız ve konuşma yaptığınız bir mezuniyet töreninde tıp fakültesini bitiren genç meslektaşlarınızı, “Ben 40 yıl önce mezun olduğum hafta koşa koşa gidip İstanbul Tabip Odası’na üye olmuştum. (…) Şimdi bu heyecan yok. Bunda eminin kusur bizdedir, sizde değildir” sözleriyle odaya üye olmaya davet ettiniz. Siz, “kusur bizdedir” derken hangi kusurları kast ediyorsunuz? Ve hekimler neden Tabip odalarına üye olmalı?
Ben bizim zamanımız şöyle güzeldi, böyle iyiydi, her şey bozuldu demeyi sevmeyen biriyim. O vurguyu yapma nedenim de oydu. Dünya akıp bir yere gelmişse, biz de o değişimin içinde yer almışızdır. Yaptıklarımızla ve yapmadıklarımızla. Ama dünya artık oradadır ve hayata oradan bakmak zorundayız. Tabip Odasına üye olmanın heyecanını taşımayan gençleri suçlayabilir misiniz? Elbetteki hayır. Yıllar içinde kaybolan bu heyecanı yaratmak bizim sorumluluğumuz. Kusur yerine belki eksiklik demeliydim. Çünkü Türkiye’de bir demokratik kitle örgütünü yönetiyorsanız hekimler kadar, topluma ve ülkeye karşı da bir sorumluluğunuz var demektir. Bu sorumluluk bizi hekimliğin farklı bir boyutuyla daha fazla uğraşmaya, daha siyasi bir gündemin içinde var olmaya iter. TTB genel kurulunda yaptığım konuşmada buna dikkat çekmiştim. Yeni bir dil geliştirmenin,önemli olduğunu, değerlerimizi, birikimlerimizi, yeni bir dille aktarmamız gerektiğini ifade etmiştim. Bir yandan da artan hekim sayısı ve dağ gibi büyüyen rutinin içindeki işlemler ve sorunlar var. Bu koşturmacada o heyecanı yaratmak konusun da eksik kalmışızdır. Bu eksikliği gidermeyi bu dönemin en önemli misyonu olarak görüyorum. Hekimler tabip odasına üye olmalı, çünkü bu bizim meslek örgütümüz. Bu ülkenin geleneğinde, tarihinde ahilik vardır bilirsiniz. 13. yüzyılda Anadolu’da kurulmuş, esnaf ve zanaatkarları, hem mesleki hem de ahlaki yönden yetiştiren, dürüstlük ve yardımlaşmayı esas alan bir sivil toplum ve dayanışma teşkilatıdır ahilik. Tabip Odası bir adım daha ileridir, demokratik kitle örgütüdür ama temellerini orada bulabiliriz. Tabip Odaları mesleğimizin etik ve deontolojik ilkelerini belirler ve takip eder, tabip odaları meslektaşların her türlü derdine kucak açar, tabip odaları hekimlerin ekonomik ve özlük haklarının mücadelesi verir, halk sağlığını korur, toplumu oluşturan bireylerin en iyi sağlık hizmetini ücretsiz alması için uğraşır, tabip odaları sosyal, kültürel ve sportif etkinliklerle de tabiplerin yanındadır onlara imkan sağlar. Tıp fakültesinden mezun olan her hekimin ilk yapacağı iş bir tabip odasına üye olmaktır. Biz ancak beraber olduğumuz zaman, bu beraberliği hissettiğimiz ve hissettirdiğimiz zaman güçlü oluruz. Hem kendi haklarımızı hem toplumun sağlık hakkını daha güçlü savunabiliriz.
* Avrupanın en büyük Tabip Odasının başkanı olarak hedefleriniz neler? “Sağlık ve hekimlik” temalı film günleri ya da festivali ya da Edebiyat ve sanat aracılığıyla mesleğe “içeriden” başka bir gözle bakılmasını kolaylaştıracak ne gibi müjdeler vermek istersiniz bizlere?
Hedeflerimizi en başta koymuştuk. Daha iyi bir hekimlik ve daha iyi bir sağlık sistemi için daha fazla hekimle birlikte olmak, İstanbul Tabip Odasını örgüt olarak güçlendirmek, gençleri daha fazla aramıza katmak, toplumla aramızda açılmış olan mesafeyi daraltmak, hekimlik mesleğinin hakkettiği saygıyı görmesi için çaba sarfetmek. Bunun için çalışıyoruz. Öncelikle İstanbuldaki hekimlere yönelik büyük bir kamuoyu araştırması planladık, hayata geçiriyoruz. Bütçemizi ve harcamalarımızı şeffaflaştırmak adına tüm mali yapımızı bağımsız denetime açtık. Belediyelerle ortak, halkı bilgilendirme toplantıları yapmak, UDEK’le ortak eğitim toplantıları düzenlemek için planlar yapıyoruz. Sağlık ve hekimlik temalı film günleri aklıma gelmemişti doğrusu, ama edebiyat ve sanat hayatımızın önemli bir parçası. O yönde çabalarımız var ama gerçekleşmeye yaklaştığında müjdesini vermeyi tercih ederim, bir şeyler vadedip gerçekleştirememek benim hazzettiğim bir şey değildir.
*Hekim adayları ve yeni hekimler için 3 öneriniz ne olur?
- Her zaman söylediğimi burada da tekrarlayayım, mesleğinizi şefkatle yapın, kibirden uzak durun.
- Mesleğinizi yaparken eğlenerek yapın, olabildiğince gerginlikten uzak durun. Size yanlış yapıldığında, yapanla sakince yüzleşin, hatalı olduğunu söyleyin. Siz yanlış yapmışsanız da size söylendiğinde dinleyin, kabul edin. İnsan vicdanı oldukça evrenseldir, neyin yanlış olup olmadığını iyi değerlendirir. Meslek dışında da kendinizi rahatlatacak bir hobiniz mutlaka olsun.
- Bedeli ne olursa olsun yalan söylemeyin.
*Söyleşimizin sonuna yaklaşırken yine size dönelim. Son okuduğunuz kitap, izlediğiniz konser, seyrettiğiniz film ve tiyatro neydi?
Gençliğimde okuduğum ama hakkını veremediğim kitaplara ve nedense okumam gerekirken okumadıklarıma geri dönüyorum. Dostoyevskiler, Tolstoylar, bizim edebiyatımız…. Son okuduğum, gençlikte atladığım Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonnası, şu anda da Jack London’un Deniz Kurdu’nu okuyorum. Son izlediğim konser Polonyalı besteci Zbigniev Preisner’in konseriydi, rastlantı bu ya film de (daha doğrusu iki film) bir Polonyalı yönetmen Adrian Panek’in, Kötülüğün Rengi: Siyah ve Kötülüğün Rengi: Kırmızı filmleri, tiyatro Genco Erkal ölmeden oynadığı son oyunlarından biriydi.
Hekim Sözü olarak teşekkür ediyor, hedeflerinize ulaşmanızı diliyoruz.
