Tıp fakültesine başladığımızda çoğumuzun zihninde hekimliğe ilişkin güçlü bir ideal vardır. İnsanlara yardım etmek, hastalığı anlamak, doğru tanıyı koymak, iyileştirmek… Yıllar ilerledikçe bu hayalin yanlış olmadığını ama eksik olduğunu öğreniyoruz. Çünkü tıp fakültesi yalnızca bilgi edinilen bir yer değil; insanı, kendimizi tanıdığımız; her geçen yıl “doktor olmak” kavramının ne anlama geldiği üzerine düşündüğümüz uzun bir yolculuk demek.
Dersler, sınavlar, komiteler ve stajlar arasında büyürken zaman zaman yoruluyor, seçtiğimiz yolu sorguluyoruz. Sonra bir hastanın bakışı, bir hocamızın söylediği bir cümle ya da bir arkadaşımızın desteği bize neden burada olduğumuzu yeniden hatırlatıyor. Tıp öğrenciliği biraz da bütün bu gelgitlerin içinde hekim olmaya hazırlanmak demek.
İlk yıllarda en büyük kaygımız bilmek. Hücreyi, organı, hastalığı, ilacı öğrenmek; sınavdan geçmek… Zaman içinde ise öğrendiğimiz her bilginin bir gün gerçek bir insan hakkında vereceğimiz kararı etkileyebileceğini fark ediyoruz. O noktada bilgi yalnızca sınav için öğrenilen bir şey olmaktan çıkıp sorumluluğa dönüşüyor. Her şeyi bilmenin mümkün olmadığını, iyi hekimliğin biraz da bilmediğini fark edip öğrenmeye devam etmek olduğunu anlıyoruz.
Fakültede bize yalnızca hastalıklar öğretilmiyor. Birlikte düşünmemiz, arkadaşlarımızı dinlememiz, farklı görüşleri tartışmamız, ortak projeler üretmemiz isteniyor. Klinik Uygulamaya Giriş Programı’nda ve Probleme Dayalı Öğrenme oturumlarında bazen bir arkadaşımızın söylediği tek bir cümle, hocamızın sorduğu bir soru günlerdir anlamadığımız bir konuyu yerine oturtabiliyor. Böylece birlikte çalışmanın önemini daha öğrenciyken öğrenmeye başlıyoruz.
Vaktimiz oldukça öğrenci kulüpleri kuruyor, etkinliklere katılıyoruz. Bu etkinlikler bizi derslerin stresinden uzaklaştırıyor, gençliğimizi fark etmemizi sağlıyor. Komite dersleri dışında seçebileceğimiz seçmeli dersler de ilgilendiğimiz alanlarda gelişmemize ve tıp dışı konularla ilişki kurmamıza olanak sağlıyor.
Hocalarımızın danışmanlığında yürüttüğümüz araştırma projelerinin bulgularını sunduğumuz Marmara Öğrenci Kongremizin (MaSCo) bu yıl 26’ncısı yapıldı. Bu süreç, yalnızca bilimsel düşünme becerimizi geliştirmekle kalmıyor; merak etmenin ve bir sorunun peşinden gitmenin hekimlikte ne kadar önemli olduğunu da gösteriyor. Konuşmaların, araştırma sunumlarının ve atölyelerin yanında MaSCo'nun bizim için önemli bir başka tarafı da öğrencilerin kendi ürettikleri bir organizasyonun parçası olabilmeleri. Tıp eğitiminin yoğunluğu içerisinde bazen sadece sınavlara ve stajlara odaklansak da MaSCo bize neden öğrendiğimizi hatırlatan alanlardan biri oluyor: Merak etmek, araştırmak, üretmek ve en önemlisi de ürettiğimizi paylaşmak.
Sonra karşımıza hasta çıkıyor.
Bize hastayı dinlememiz gerektiği söyleniyor. Yalnızca hastalığı değil, insanı görmemiz gerektiği öğretiliyor. Mahremiyeti korumak, güven kurmak, doğru iletişim kurmak, profesyonel davranmak üzerinde duruluyor. “Hastalık yoktur, hasta vardır” anlayışıyla yetişiyoruz. Önce simüle hastalarla yaptığımız uygulamalarda ilk kez bir hastanın karşısında durmanın, onu dinlemenin ve doğru soruları sormanın ne kadar farklı bir deneyim olduğunu görüyoruz. Daha sonra aile sağlığı merkezleri ve hastanelerde ilk kez gerçek bir hastanın yanına gidip “Merhaba, ben stajyer doktorum” dediğimizde doktor olmanın sadece doğru tanıyı koyup doğru tedavi vermekten ibaret olmadığını biraz daha iyi anlıyoruz. Artık karşımızda kitap sayfasındaki bir vaka değil, korkusu, beklentisi, ailesi, yaşamı, kaygıları olan bir insan var.
İntörnlük bizler için, yıllarca tıp fakültesinde biriktirdiğimiz bilgilerin artık sorumluluğa dönüşmeye başladığı dönem. Bir yandan hâlâ öğrenciyiz; diğer yandan hastaların takibini yapan, vizitlerde hasta sunan, tedavi süreçlerini öğrenen ve klinik ekibin bir parçası olan genç hekim adaylarıyız. Kendimize güvenmek istiyoruz ama eksiklerimizin farkındayız. Sorumluluk almak istiyoruz ama bir yandan hata yapmaktan da korkuyoruz. Hekim olacak olmanın heyecanını yaşasak da hekimliğin beraberinde getireceği sorumluluğun ağırlığını da biliyoruz. İşte bu noktada tekrar aynı noktaya dönüyor ve sorumluluk alarak öğrenmeye devam etmenin gerekliliğini bir kez daha fark ediyoruz.
Bilgili olduğu kadar iyi iletişim kurabilen, etik değerlerini koruyabilen, araştıran, sorgulayan ve hastasını bir hastalık ya da vaka olarak değil, bir insan olarak görebilen hekimler olarak yetiştiriliyoruz. İyi hekim olmanın, mezuniyetle tamamlanan bir hedef olmadığını, hayat boyunca öğrenci kalmayı göze alan bir yolculuk olduğunu öğreniyoruz.
Ancak tam da burada öğrencilik yıllarımız boyunca giderek büyüyen başka bir soru ortaya çıkıyor:
Bize nasıl bir hekim olmamız gerektiği öğretiliyor; peki mezun olduğumuzda karşılaşacağımız çalışma koşulları içinde bu hekimlik anlayışını ne ölçüde sürdürebileceğiz?
Çünkü fakültenin duvarları içinde iyi hekimliğin ilkelerini öğrenirken dışarıdan başka sesler de duyuyoruz.
“Hastaya ayıracak zamanın olmayacak.”
“Bir günde çok sayıda hasta bakacaksın.”
“Asistanlıkta nöbetten nöbete yaşayacaksın.”
“Sevdiğin branşı değil, yaşam koşulları daha katlanılabilir olanı seçmek isteyebilirsin.”
“Hekime şiddeti hesaba katmak zorundasın.”
“Malpraktis korkusuyla çalışacaksın.”
“Tıp bitince TUS başlayacak.”
“Yurt dışını düşünmelisin.”
“Problem yaşadığında kime danışacaksın? Senin yanında kim olacak?”
Bunların ne kadarının bizim geleceğimiz olacağını henüz bilmiyoruz. Fakat bunları asistanlardan, genç uzmanlardan, hocalarımızdan, mezunlardan ve hemen her gün karşılaştığımız sağlık gündeminden duyuyoruz. Daha çalışma hayatına başlamadan gelecekteki meslek hayatımıza ilişkin bir hikâye de böyle oluşuyor.
Bu nedenle kaygımız yalnızca ağır çalışma koşullarından ibaret değil. Asıl kaygımız, öğrendiğimiz hekimlik değerleriyle karşılaşacağımız çalışma ortamı arasında bir mesafe oluşması ihtimali.
Bize “hastayı dinleyin” deniyor; biz ise onu gerçekten dinlemeye zamanımız olacak mı diye düşünüyoruz.
Bize “hastayı bir bütün olarak değerlendirin” deniyor; poliklinik kapısında bekleyen onlarca hasta varken bunu yapabilecek miyiz diye merak ediyoruz.
Bize “hasta güvenini koruyun” deniyor; şiddetten korktuğumuz bir ortamda bu güven ilişkisini nasıl sürdüreceğimizi düşünüyoruz.
Bize “etik ve profesyonel davranın” deniyor; yoğun hizmet baskısı altında mesleki değerlerimizi koruyabilecek miyiz diye soruyoruz.
Bize “bilimsel düşünün, sorgulayın” deniyor; çalışma hayatının temposu içinde öğrenmeye ve araştırmaya devam edebilecek miyiz bilmiyoruz.
Üstelik meslek hayatına ilişkin sorular yalnızca hastane içinde kalmıyor.
Nasıl bir yaşamımız olacak?
Ailemize ve kendimize zaman ayırabilecek miyiz?
Mesleğimizi iyi yapmak ile kendi sağlığımızı korumak arasında seçim yapmak zorunda kalacak mıyız?
Sevdiğimiz branşı mı seçeceğiz, yoksa nöbetini, şiddet riskini, çalışma ortamını ve gelecekte nasıl bir hayat yaşayacağımızı hesaplayarak mı karar vereceğiz?
Başka bir ülkede çalışmak istemesek bile bir gün kendimizi “Acaba gitmeli miyim?” diye düşünürken bulacak mıyız?
Fakat bütün bunların yanında başka şeyler de görüyoruz.
Yoğun bir günün sonunda hastasını yeniden değerlendirmek için geri dönen bir hocayı…
Bir öğrencinin sorusuna sabırla cevap veren bir öğretim üyesini…
Nöbetin sonunda hastasını arkadaşına eksiksiz devretmeye çalışan bir asistanı…
Bir hastaya yalnızca hastalığını değil, kendisini de gördüğünü hissettiren bir hekimi…
Ve tüm zorluklara rağmen mesleğini iyi yapmaya çalışan hekimleri.
Belki de umudumuz biraz buradan doğuyor.
Çünkü iyi hekimliği yalnızca derslerde öğrenmiyoruz. Onu çevremizdeki hekimlerin davranışlarında da görüyoruz. Bazen sağlık sistemine ilişkin duyduklarımız bizi kaygılandırırken, mesleğini hâlâ özenle yapan bir hekime tanık olmak “demek ki mümkün” dedirtiyor.
Bu nedenle geleceğe ilişkin kaygılarımız, hekimlikten vazgeçtiğimiz anlamına gelmiyor. Tersine, nasıl bir hekim olmak istediğimizi daha fazla düşünmemize neden oluyor.
Mezun olduğumuzda, öğrencilik yıllarında öğrendiğimiz bu değerlerden vazgeçmek istemiyoruz.
Belki beklentimiz kusursuz bir sağlık sisteminde çalışmak değil. Ama öğrendiğimiz iyi hekimliği uygulayabileceğimiz; hastaya zaman ayırabildiğimiz, mesleki bağımsızlığımızı ve güvenliğimizi koruyabildiğimiz, öğrenmeye devam edebildiğimiz ve hekim olduğumuz için kendi hayatımızdan vazgeçmek zorunda kalmadığımız bir çalışma ortamı istemek herhalde fazla bir beklenti değil.
Belki de asıl sorulardan biri şu: Nasıl bir sağlık ortamı, geliştirmeye çalıştığımız iyi hekimlik idealini besleyebilir?
Marmara Tıpta iyi hekim olmayı öğrenirken, iyi hekimliğin mümkün olduğu bir geleceği de umut ediyoruz.
Neslihan Nur Sayar Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi 6. Sınıf öğrencisi
Ümit Kocaman Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. Sınıf öğrencisi
