Yaşam Kuran Mitler
Dinlemekten keyfi aldığımız, heyecan verici bulduğumuz, binlerce yıl öncesine ait sandığımız mitler, ilginç ve simgelerle dolu gerçeküstü dil yapısıyla, üretim zamanının ruhunu yansıtan ideolojisiyle dinleyenin zihnini işgal eden, mucizevi kültür aktarım araçlarıdır. Anlatan da dinleyen de bu aktarımın farkına varmadan mitler zihinleri büyüleyerek işgal ederler. Topluluktaki ya da cemaatteki herkesin aynı şeyi düşünmesinin nedeni de budur. Yaşamı, insanı, evreni, kültürü, ahlakı ve daha birçok şeyi kesin sınırlar içinde kuşaktan kuşağa aktaran mitler, bireyin itaatini ise yine dil yoluyla sağlar. Bugün bir filmle tüm dünyanın Odysseia konuştuğu bir atmosferde, mitlerin işlevlerini, bunca zaman yaşayıp hala ilgi çekmelerini ve üzerimizdeki etkilerini düşünmeliyiz. Belki böylece, halen mitolojik bir dünyada mitolojik canlılar olarak yaşadığımızı fark eder, bilgi repertuvarımızı dolduran hurafelerden kurtulabiliriz. Mitik bir öyküden ibaret olan hayatı, binlerce yıllık kültür taşınımını, buraya nasıl geldiğimizi anlamak ve daha iyi bir gelecek kurmak için bu metinlere ihtiyacımız var.
Bu makaledeki amacımın Odysseia gibi metinleri kutsamak olmadığını baştan belirtmeliyim, mitlere kolay tüketilir bir Hollywood perspektifiyle yaklaşamayacağımızı ifade ederek bugünün inancı, ideolojisi ve yaşamıyla bu anlatıların bağlantılarını vurgulamak istiyorum.
Binlerce yıl boyunca neredeyse tüm Akdeniz dünyası Odysseia gibi metinlerdeki veri aktarımıyla zihinlerini ve yaşamlarını doldurmuş, hayatı bu metinlerin taşıdığı doktrinlerle deneyimlemişti. Zihnimizde kodlanmış olan prenseslerin, kraliçelerin güzelliğini, kralların güçlü ve zengin olmasını, birilerinin onlara hizmetkarlık, kölelik etmesini, kadına şiddeti, savaşın ve zaferin güçlünün hakkı olduğunu, insanların Zeus ve benzeri gök tanrıların yarattığı kullar olduğunu, ölünce kendilerini cezalarla dolu bir “ölüler ülkesi”nin beklediğini ve daha pek çok şeyi bu metinlerle normalleştirmişlerdi. Bugünkü yaşamın, vahşi kapitalizmin, tek kişinin bir ülkeyi yönetme arzusunun nereden kaynaklanıp güç aldığını bu kurucu mitler ve metinlerden okumak mümkün. Bu yüzden bu metinleri gündeme taşımak için bir film çekilmesini beklememeli, bunların temel meselelerimizden biri olarak hep gündemde kalmalarını sağlamalıyız. Odysseia gibi binlerce yıldır kültüre etki etmiş anlatıları çoklu eleştirel söylem analizlerine tabi tutarak bunların zihnimizdeki etkilerini, kalıntılarını silmeliyiz. Çünkü insan olmanın kendisi bile binlerce yıllık bir mitik anlatının işgali altındadır. Homeros ve temsil ettiği felsefe, ozanın metinlerinde öne çıkan kahramanlık övgüsü, savaşın normalleştirilerek gündelik yaşamın ve siyasetin bir parçası haline dönüşmesine yol açmıştır. Bugünü yapan, binlerce yıldır gündelik hayata tesir eden bu anlatılardır. Homeros’un metinlerinin içeriği ve ideolojisiyle bugünün ideolojisi arasında yapılacak bir karşılaştırma bize Homeros metinlerinin tarihin her döneminde üstlendiği misyonu yerine getirerek yaşamayı başardığını gösterecektir. Çünkü son on bin yıldır uygarlığın temel ideolojisi ve paradigmaları değişmedi. Üretilen tüm eserler ve metinler cinsiyetçi, sınıfçı tarımsal uygarlığın ideolojisini taşıyarak, simgesel dille insanların zihnini terbiye etmişlerdir.
Mitoloji çalışan birisi olarak söyleyeyim ki, herhangi bir ihtiyacı karşılamıyorsa, bir mitin binlerce yıl boyunca anlatılmaya devam etmesi mümkün değildir. Tıpkı mitlerle aynı kaynaktan türeyen masallarda olduğu gibi. Klasik masallar vardır. Erken Tunç Çağ'a kadar giden masallar olduğunu biliyor dahası bunları hâlâ anlatıyoruz. “Kırmızı Başlıklı Kız” ya da "Demirci ile Şeytan” masalları gibi. Homeros ve benzerlerinin günümüzde hala ilgi çekiyor olmasının nedeni işte tam olarak bu etki gücüdür. Filmler ve kolay tüketilebilir görsellerle antikçağdan bu yana gelen iktidar yapısının devamı sağlanır.
Mitler İnsanın Kendini Yeniden İnşa Etmesine İzin Verir
Dünyada dili olmayan bir toplum yoktur, dini, miti, kimliği olmayan da. Bunca dilsel inşanın temel motivasyonu şudur: Hem şimdiki zamanda hem de ölümden sonraki süreçte kendini konumlayamayan yaşamda yer bulamaz. Varlığı varlık dünyasına taşınamaz. Bir hikâyede yer tutmak dilsel varlık dünyasının temel koşuludur. Dile gelenin dilsizliği söz konusu olamaz. Dil konuşmayı, hikâye anlatmayı zorunlu koşar. Bilinenin bilincin oluşmasındaki rolüne karşın bilinmeyenin bilinçdışı bağlantısı ve ontolojik olanla ilişkisi, dil yoluyla mitleri insana dayatmıştır. Bilinmesi istenenlerin kuşaktan kuşağa taşınması bu sayede gerçekleşir.
Mitler toplumsal bilinçdışının dışa yansıması, bilince getirilişidir ve insanın bilinmeyene duyduğu bilme ihtiyacını karşılar. İnsanın içine saklandığı bir imgesel karanlık topografya olan bilinçdışının yaban aktörlerinin evcilleştirilerek dile gelmesi mitler sayesindedir. Temelde insanın olmak istemediği şeylerin saklandığı bu topografya, hayvan olmaktan insan olmaya yapılan yolculuğun en önemli sonucudur. İnsanın hayvanlığını hapsettiği bir coğrafyadır bu. İnsanın bilinç dünyasına ulaşmak için terk ettiği tekinsiz bir uzak ülkedir bilinçdışı. Kendini, kimliğini inşa ettiği mitos ve masal gibi öykülerinin kaynağı bu karanlık simgesel coğrafyadır.
Buradan neşet eden mitler, bilincin dünyasında sürreal öyküler olarak varlık gösterir. Bilincin yanıtlayamadığı bazı ontolojik sorular, mitlerin eğlenceli, ürkütücü, korkunç dünyalarında hayat bulur, insanın problemine merhem olarak kendini yeniden inşa etmesine imkan tanır. Bilinci hedefleyen, bilinçdışının karanlığından kendini kurtararak ondan uzaklaşmaya çabalayan Homo sapiens, zihnini meşgul eden soruların ağırlığı karşısında yine bilinçdışından medet umarak arkaik korkularını burada bastırmıştır. Sürekli sorular sormuş, içinde kıvrandığı problemlerini dile getirmiş ve bilinçdışının sınırsızlığından yanıtlar devşirerek onu bilinç dünyasının süzgecinden geçirip toplumsal dolaşıma dahil etmiştir. Kendi inşa ettiği mitik dünyanın merkezine kendini koyan insan, ihtiyaç duyduğu köken bilgisini ve tarih bilincini bilinçdışının bu müphem ve kaygan zemininden elde etmiştir.
Kendini dille toplumlaştırırken diğerleriyle (diğer insanlar, hayvanlar ve doğa) ilişkisini öykülerle kuran insan, her ne kadar kendini biricik ve özel hissetmek istemişse de kullandığı malzemelerin ve hikâyesini inşa ettiği zeminin azizliğiyle istediği öznelliğe bir türlü ulaşamamıştır. Çünkü kendini inşa etmek için hikâye anlatan diğerlerinin varlığını da ortaya çıkarmak zorundadır. Ve diğerleri olmaksızın kendini var edemeyen bir canlı formu olarak insan oluş, ilişkisellikle mümkündür. Bu gerçek, insanın bir ada misali yalnız ve bağsızolmasına engeldir. Öteki olmaksızın bir varoluş insanın kendi yazdığı ve başrolünü kendine biçtiği varlık öyküsünde dahi mümkün olmamaktadır. Varlığını diğerine borçlu olmak konuşanın, kimliğini diliyle inşa edenin mecburiyetidir. Diğerleriyle girdiği her türlü ilişkide kendine özne payı çıkaran insan, sadece kendi anlattığı mitlerde yaşamın öznesi olabilmektedir. Kimliği inşa etmenin ötekiyle diyalektik bir ilişki sonucu olması her iki tarafın da öyküsünde öznelik rolünü üstlenmesine izin verir. Homo sapiens’e atfedilen kendini bilme, tanımlama süreci ancak ötekiyle girilen ilişkiyle gerçekleşir. Kendilik, öznellik mücadelesindeki bedenin nesneler dünyasıyla temasında anlam kazanır ki bütün bu temaslar dilde gerçekleşir. Bu yüzden kimlik ve benlik inşasının en önemli aracı insanın ürettiği mitik öykülerdir. İnsan nedir? sorusuna yanıt veren arkaik bilinçdışı öykülerdir mitler. İnsanın kendini doğadan soyutlayıp anlamını kaybetmesinin ardından anlattığı ilk öykülerdir ve kimlik referanslarını içerirler. İnsanın dünyada ne olarak var olduğuna işaret eden simgesel anlatılardır.
İnsan Niçin Konuştu?
Eski Yunanca yazılışıyla mythos, zihinsel yaratıcılığın en komplike icatlarındandır. Bazı dilbilimciler, dilin varlığının ve gelişmesinin nedeni olarak mythosa işaret eder ve kanıt olarak dünyanın hiçbir coğrafyasında basit bir dil bulunmayışını gösterir. Bütün dillerin, çok karmaşık yapılara sahip olması ayrıca temel kimlik ve konumlanma ihtiyacını karşılayan mitleri anlatacak kadar zengin bir yapıya sahip olmaları bu savı doğrular görünmektedir. İnsanın mit anlatmak için konuşması varlığının anlamına dair duyduğu ihtiyaçtandır. Konuşan insan diliyle kendini başrole koyduğu kurucu mitler inşa etmiş, varlığını kurgulamış, kendine roller biçmiştir. Bundan dolayı mitojenik insan mitolojik bir insana dönüşür: kurguladığı mitlerde kendini yaratan insan. Mitlerin karanlık coğrafyaları ikinci bir doğuş yeridir. İnsanın kavramak isteyip de kavrayamadıklarını bilince geçirmek bu yaratıcı öykülerin işlevleri arasındadır. Öte yandan kendi yarattığı, kurguladığı bu öyküler içindeki insan, kendine verdiği rolü oynayandır ve bu yüzden mitolojiktir. Modern insanın bile arkaik yaratıların esiri olduğu ve demode bir varlık haline geldiği ileri sürülebilir. Bilinçdışından gelmekle birlikte insanı bilinç dünyasına iteleyen, dahil eden mitler, geçmişin bulanık görünmezliğini ve ölümün karanlığını aydınlatır ki bu yeni insan oluşun bir ihtiyacıydı. İnsan/ölümlü olmanın bedeli gibi görünen eksikliğin tamamlanması amacını taşıyan mitler, sorulamayan soruların verilemeyen yanıtların anlam kazandırıcısıdır. Mitler, ontolojik sorulara verdiği yanıtlar nedeniyle inançla doğrudan ilişkilidir ve hatta inancı şekillendirerek ilahlara da varlık alanı açar. Evrenin insani bir gözle ve sözle bütün unsurlarıyla yeniden tanımlandığı, yaratıldığı kutsal metinlerdir mitler. İnsan olmanın serüvenini kendini kolay ele vermeyen bir dile sahip olan mitoslarda bulmak mümkündür. İnsan mitler anlatarak kendini ve tüm bileşenleriyle dünyayı yeniden kurgulamıştır.
Arkeolojik Nesne Olarak Mitler
Mitlerin insanı etkisi altına aldığı sürecin birkaç yüz bin yıl öncesine gittiği bilgisi önemli bir veri olarak ele alınmalıdır. İçeriği ve hep aynı insan türüyle adının anılması onların Homo sapiens’le ilişkisine işaret etmektedir. Benzer mitolojik tasavvurları olduğunu bildiğimiz ama bugüne ulaşamamış(?) bir tür olan Neanderthalensis’i bir kenara bırakırsak, bugün dünyanın her yerini saran ve benzer bir içeriğe sahip olan mitleri, Homo sapiens’in hayali olarak görmek mümkündür. Ölü gömme, simgesel kimi göstergeler ve dil özelliğiyle kendini gösteren Homo sapiensi ve onun devamı olan modern insanı, neredeyse dünyaya geldiğinden bu yana benzer öyküleri üretmiş bir Homo narrans olarak tanımlayabiliriz. Yaşamın son 10 bin yılına damgasını vuran uygarlık mefhumunun da bu insan türünün özellikleri arasında kabul edildiğini vurgulayalım.
Mitler, rastgele kurgulanan, anlatılan öyküler değildir. Onlar insan oluşun, kültürün DNA’sıdırlar. İnsan zihninin üretimi olan dünyayı ve yaşamı algılama ve aktarma biçimidirler. İnsanın dönemsel olarak yaşamı nasıl algıladığını ve tanımladığını bildiren değişken öykülerdir. Toplumsal aklın ve düşüncenin ürünü ve zamanın hakikatleri olarak kabul edilebilirler. Bu haliyle arkeolojik bir maddi kültür kalıntısı olarak ele alınmalıdırlar. Zihninden çıktığı insanı ve yaşamı konu edinen birincil arkeolojik ürünlerdir. Mitler, tüm sosyal bilimlerin çalışma nesnesi olan insanın ne’liği sorusunun arkaik yanıtlarını içerirler. Küçümsenemeyecek kadar önemli olan bu sözden ibaret maddi kalıntılar, halen dünyanın sınırlarını ve tanımlarını etkilemekte, insanları tek bir senaryonun içinde tutabilmeyi başarmaktadır. Çünkü aynı ontolojik probleme gark olmuş tüm insanlar için varoluş öyküleri taşır, dünyayı anlamlı kılar, ölüm yolculuğu olan yaşamı çekilir hale getirirler. Dünyayı, yaşamı ve insanlar arası ilişkiyi düzenler, bireyleri ölüme hazırlarlar. Biliyoruz ki, en azından son birkaç yüz bin yıldır insanlar bu mitolojik semiosfer içinde yaşamlarını sürdürüyor, tüm deneyimlerini ölümün ardında kendilerini bekleyen senaryoya uygun hale getiriyorlar. Bu haliyle mitosların, basit dilsel metinler değil, birlikte yaşamayı organize eden, dayanışmayı ve üzerinde uzlaşılması gereken noktaları belirleyen birer yaşam kılavuzu oldukları görülmelidir.
Mitler İdeolojiktir
Mitler hangi ideolojik kültür ve atmosferde üretilmişse onun ruhunu ve ideolojisini taşırlar. Mitleri kurgulayan sorular ve normlaştırılan/yaygınlaştırılan yanıtlar toplumsal iktidarı ellerinde tutanların ideolojisinden beslenir. Ontolojik sorular, kimlik problemleri her zaman egemen azınlıkların kontrolünde dizayn edilir. Dolayısıyla günümüze ulaşan tüm mitler, üretildikleri ve tedavülde oldukları zamanların ve kültürlerin ideolojisini de aktararak gelirler. Bu mitlerin bunca zamandır kendilerini anlattırması da taşıdıkları yanıtların sorularının halen değişmediği anlamına gelir. Dünya üzerindeki tüm toplumlar kendi kimliğini inşa edecek yaratılış mitleri kurgulamışlardı. O dilin ve kültürün yaşama ve dünyaya bakışını bu mitler belirliyordu.
Tarımsal uygarlığın en erken merkezi olan Bereketli Hilal coğrafyasında şekillenen ve ardından Doğu Akdeniz kültürleriyle kurumsallaşan mitler, bu yaşam biçimini kontrol edenlerin ideolojisini taşıyor ve birbirlerine benzer anlatılar kurguluyordu. Taş Tepeler Kültürüyle birlikte yaşam biçimlerini değiştiren insanlar yaşam alanlarının merkezlerine, dillendirdikleri mitlerde var ettikleri tanrıların varlık alanı olarak tapınakları inşa etmiş, yaşamı ve inancı siyasallaştırmışlardı. Etraflarına inşa ettikleri mitolojik bir evrende yaşamaya başlayan insanlar için hayat inancın izin verdiği koşullarda yaşanıyordu. Nüfuslar ikiye bölünerek heteroseksüel bir iktidar inşa ediliyor, mitler bedenler üzerine ipotek koyuyordu. İnsanlar kendi yarattığı tanrıların kullarına dönüşüyor, kendi mitlerinde kurguladıkları inancın gereğini yaşıyorlardı. Bu inanç ise yine mitlerle kuşaktan kuşağa aktarılıyor, giderek daha fazla insanın yaşamına tesir ediyordu.
Akdeniz Uygarlığı da denilebilecek bu yerleşik tarım kültürü, elbette insanların gündelik devinimleri ve ritüellerle yeniden üretilse de mitler bu inancın daha geniş kitlelere ve zaman dilimine yayılması için ağızdan ağıza aktarılıyordu. Bugün arkeolojik verilerin yanı sıra bu kültürü anlamak için kültürlerin evrenlerini hangi mitik anlatıların kurduğunu gösteren çok sayıda yazılı belge de var. Aynı adlı kitabımda da uzun uzun tartıştığım gibi en eski anlatılardan biri toprak tabletler üzerine kazınmış Gılgamış mitiydi. Okuyana ve dinleyene, kendisini kurgulayan ideolojinin zehrini akıtıyor, zihinlerde evren algısı inşa ediyordu. Son derece cinsiyetçi olan bu metin, bu miti üreten kültürün bu konudaki önceliklerini de taşıyordu. Yaşama düzeninde roller önceden verliydi. Göklerde her şeyi kontrol eden ve her şeyi gören tanrılar konuşlanmış, yeryüzüne de insanlar yerleştirilmişti ve onları kontrol eden ihtiyaç duyduğu kudreti tanrıların akrabası oldukları gerekçesiyle doğuştan elde eden krallar da bu dünyadaydı. Tabii onlara hizmetkarlık edenler de olamalıydı. Ölenlerin gittiği “öteki dünya” ve oradaki yaşam koşulları insanların hayatı nasıl yaşayacaklarına yön veriyor, toplumun davranış repertuvarını oluşturuyordu. Bu kültürün içinde doğanlara başka bir dünya hayali kurma izni verilmiyordu. Benzer şekilde Semavi inançların kutsal kitapları da bu semiosferin oluşmasında büyük roller üstleniyordu.
Bu kültürün Ege kıyılarındaki yansıması Hesiodos ve Homeros’un metinleri üzerinden gerçekleşiyordu. Bir peygamber gibi, esin perilerinden vahiy aldığını söyleyen, “Her şeyden önce kaos vardı” cümlesinden başlayarak yaşamı tümüyle dizayn eden bir metin kaleme alan Hesiodos, dönemin ideolojisini ve iktidarın kurguladığı toplumsal normları yaşayanlar üzerine boca etmiş ve binlerce yıl etkili olmuştur. Benzer biçimde, tanrısal bilgiye sahip olduğunu sıklıkla okuyucusuna aktaran Homeros’un metinleri de okurlarına ve dinleyicilerine bir evren tasavvuru dikte eder, nasıl yaşanması gerektiğini, son derece cinsiyetçi, sınıfçı ve şiddet övgüsüyle örneklendirir. Bir yolculuk öyküsü olan Odysseia, kahramanını ölümden sonra gidilen Tartaros’a indirerek, insanları bekleyen ve sonraları geleneksel olacak cehennemin tanıklığını ortaya serer. Odysseus’un geçip gördüğü yerler verili kozmik topografyayı bütünlerken, Odysseus bu yolda geçirdiği dönüşüm ve nihayetinde eve döndüğünde kendini yeniden yarattığı haliyle elinde Homeros imzalı bir kılavuz tutmaktadır. Bugünden baktığımızda Odysseaia’nın da diğer tüm kurucu anlatılarda olduğu gibi çoktan anonimleşmiş ve kendi zamanının ötesine gözünü dikmiş bir ceza yasası olduğu gözardı edilmemelidir.
Bu öykülerin hala bu denli ilgi çekmesinin nedeni onların kurduğu bir dünyada yaşıyor olmamızdır. Dünyaya, evrene, doğaya, kendimize ve diğerlerine dair tüm bilgi ve tutumlarımız bu mitler tarafından oluşturulmuştur. Bu gerçeküstü öykülerin her birimize yüklediği rolleri oynadığımız bir hayatımız var. Yaşama dair deneyimlerimizin ve bilgilerimizin pek çoğu mitler tarafından bebekliğimizde aktarılıyor. Mitler sayesinde ayrıcalıklı bir azınlığın iktidarını tesis eden, güçlendiren bir inanç ve moral dünyasında yaşamaya mahkum ediliyoruz. Takvimlerimizi, ritüellerimizi, gündelik yaşam devinimlerimizi mitler belirliyor. Çünkü insan mitolojik bir varlıktır, evrimsel süreç içinde dilin de yardımıyla bir hayvanı insana dönüştüren mitlerdir.
Okuma Önerisi:
Claude Levi-Strauss, Mit ve Anlam. Çeviren Gökhan Yavuz Demir. Minator Kitap.
İsmail Gezgin, Homo Narrans. Mit, Masal ve Hikayenin Arkeolojisi. Pinhan Yayınları.
*Arkeolog, akademisyen, yazar
