Zehra Nine’ye saygıyla…

İklim krizi artık geleceğe ilişkin bir öngörü değil; bugün yaşanan çok boyutlu bir sağlık, çevre, ekonomi ve adalet krizidir. İklim değişikliği yalnızca çevresel bir sorun olmayıp, halk sağlığı üzerinde doğrudan ve dolaylı etkileri olan, yaygın ve giderek büyüyen bir tehdittir. Artan sıcaklıklar, aşırı hava olayları, orman yangınları, kuraklık, seller, biyolojik çeşitlilik kaybı, salgınlar ve hava kirliliği milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkilemektedir. Bu etkiler toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmamakta; iklim krizine en az katkıda bulunan topluluklar çoğu zaman en ağır sağlık yükünü üstlenmektedir.

İklim krizinin sağlık sonuçları; gelir, eğitim, barınma, sağlık hizmetlerine erişim ve çalışma koşulları gibi sosyal belirleyicilerle yakından ilişkilidir. Bu nedenle sorun, yalnızca atmosferdeki sıcaklık artışı veya karbon emisyonları üzerinden ele alınamaz. Fosil yakıt temelli üretim ve tüketim modeli, endüstriyel tarımın hızla genişlemesi, sınırsız büyüme anlayışı, sermaye birikimini yaşamın önüne koyan kalkınma yaklaşımı ve küresel eşitsizlikler, krizin temel dinamikleri arasında yer almaktadır.

COP Süreci

Taraflar Konferansı (Conference of the Parties — COP), 1992’de Rio de Janeiro’da imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) yürütme organı olarak 1995’ten bu yana her yıl toplanmaktadır. 1997’de imzalanan Kyoto Protokolü, sanayileşmiş ülkelere ilk kez bağlayıcı emisyon azaltım yükümlülükleri getirmiş; ancak ABD’nin sözleşmeyi onaylamaması ve Çin ile Hindistan gibi büyük ekonomilerin kapsam dışında bırakılması, protokolün etkinliğini başından itibaren kısıtlamıştır.

2015’te imzalanan Paris Anlaşması, küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi düzeyin 1,5–2°C üzerinde sınırlandırma hedefini ortaya koyarak önemli bir adım olarak değerlendirilmiştir. Ne var ki anlaşmanın merkezine yerleştirilen ulusal katkı beyanları gönüllülük esasına dayanmaktadır. Mevcut taahhütlerin yetersizliği, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) başta olmak üzere pek çok bilimsel kurum tarafından defalarca belgelenmiştir.

Bu tablo, COP sürecinin yapısal paradoksunu ortaya koymaktadır: Konferanslar, iklim biliminin gerektirdiği aciliyet ile devletlerin ve şirketlerin ekonomik çıkarları arasındaki gerilimi çözmekte zorlanmakta; müzakere masaları çoğu zaman bağlayıcı karar mekanizmalarından çok siyasi uzlaşı metinlerine zemin hazırlamaktadır.

İki Zirve: Aynı Şehirde Farklı Siyasetler

2026 yılı Türkiye için tarihsel bir önem taşımaktadır. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında düzenlenen 31. Taraflar Konferansı (COP31), 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecektir. Devlet başkanları, şirket temsilcileri ve bürokratların bir araya geleceği bu uluslararası süreçte, Halkların İklim Zirvesi (HİZ) de COP31 ile eş zamanlı olarak 15–18 Kasım tarihlerinde Antalya’da toplanacaktır.


COP31’in Türkiye’de yapılması, ülkenin iklim politikalarının uluslararası ölçekte tartışılması açısından önemli bir fırsattır. Ancak iklim krizine ilişkin tartışmanın yalnızca devletler, hükümetler, şirketler ve diplomatik müzakereler düzeyinde kalmaması gerekir. Tam da bu nedenle Halkların İklim Zirvesi ayrı bir önem taşımaktadır.

Halkların İklim Zirvesi, iklim krizinden doğrudan etkilenen halkların buluşmasını ve iklim adaleti odağında bir tartışma alanı açmayı amaçlamaktadır. Sivil toplum kuruluşları, ekoloji hareketleri, kadın örgütleri ile emek ve demokrasi güçlerinin katılımıyla daha geniş tabanlı bir iklim mücadelesi alanı oluşturmayı hedeflemektedir. Bu zirvenin temel yaklaşımı şu ifadeyle özetlenebilir: “Ekolojik felaket yazgı değil, siyasal tercihlerin sonucudur.” 

Fark edileceği üzere iki zirve arasındaki fark yalnızca organizasyon büyüklüğü değil, temel bir siyasal öncelik meselesidir. Halkların İklim Zirvesi Meclisi’ne göre COP süreçleri, küresel iklim krizine gerçek çözümler üretmek yerine çoğu zaman devletler ve şirketler arasında pazarlık alanlarına dönüşmektedir. Fosil yakıtlardan çıkış için bağlayıcı kararların ortaya konulamaması, iklim felaketinin giderek ağırlaşan yükünü halkların omuzlarına bırakmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında ekolojik felaket kaçınılmaz bir yazgı değil, somut siyasal tercihlerin ve yapısal güç ilişkilerinin ürünüdür.

Türkiye’de Doğa Yıkımı ve İklim Adaleti

Türkiye, Antalya’daki iki zirveye hazırlanırken son yıllarda yaşanan doğa tahribatlarına bakmak da iklim adaleti tartışmasının önemli bir parçasıdır. Bu örnekler, çevre politikaları ile ekonomik ve siyasal tercihler arasındaki ilişkiyi görünür kılmaktadır:

** İnfografın hazırlanmasında yapay zekâ uygulamasından yararlanılmıştır.

Halkların İklim Zirvesi: Toplumsal ve Demokratik Bir Alan

Halkların İklim Zirvesi, Türkiye’deki ekoloji hareketinin farklı bileşenlerinin öncülüğünde, iklim adaletini merkeze alan alternatif ve toplumsal bir buluşma olarak tasarlanmıştır. Zirveyi oluşturan ağ içerisinde ekoloji örgütleri, sivil toplum kuruluşları, sendikalar, hayvan hakları savunucuları, iklim aktivistleri, gençlik grupları ve taban hareketleri bulunmaktadır. Zirve, iklim krizine iklim adaleti perspektifiyle yaklaşan ve ortak bir adalet ve mücadele çağrısı yapan bir buluşma olarak kendisini tanımlamaktadır.

Zirve kapsamında emek; iklim adaleti ve tarihsel sorumluluk; ekolojik yıkım; emisyon azaltımı; toplumsal cinsiyet; beden politikaları ve ayrımcılık; savaş karşıtı mücadele ve barış gibi başlıklarda çalışmalar yürütülmektedir. Fosil yakıtlardan vazgeçilmesi; suyun, toprağın ve gıdanın meta olmaktan çıkarılması; endüstriyel tarım yerine gıda egemenliği ve agroekoloji; ekosistemlerin onarılması ve biyolojik çeşitliliğin korunması zirvenin temel öncelikleri arasında yer almaktadır. Bu yaklaşımlarla dünya halklarının ortak sözünü kurmak ve yaygınlaştırmak hedeflenmektedir.

Halkların İklim Zirvesi; forum, meclis, koordinasyon, çalışma grupları ve tematik kozalar olmak üzere çok katmanlı bir yapıdan oluşmaktadır. Herkesin katılımına açık forumlarda ortak tartışmalar yürütülmekte; tematik kozalar ise iklim adaletinin farklı boyutlarına odaklanmaktadır. Türk Toraks Derneği de Halkların İklim Zirvesi’nin bir bileşeni olarak yer almakta ve bu çerçevede Türk Toraks Derneği Çevre Sorunları ve Akciğer Sağlığı Çalışma Grubu, HİZ Sağlık Koza’sında aktif çalışmalar yürütmektedir. Ulusal akciğer sağlığını geliştirmeyi amaçlayan bir uzmanlık derneği olan Türk Toraks Derneği zirve kapsamında sürdürdüğü faaliyetlerde, hava kirliliği başta olmak üzere yaşanan tüm ekolojik sorunların çözümünde “sürdürülebilir kalkınma” bakış açısının yerini “sürdürülebilir bir gelecek ve yaşam” anlayışının alması gerektiğini vurgulamaktadır.

Halkların İklim Zirvesi Neden Önemli?

Resmî iklim müzakereleri, devletlerin ve diplomatik aktörlerin belirlediği çerçevede yürütülmektedir. Oysa iklim krizinin sonuçlarını yaşayan insanlar yalnızca müzakere masalarında temsil edilen devletlerden ibaret değildir. Bir madencilik projesi nedeniyle yaşam alanını kaybetme riski taşıyan köylü, orman yangınlarıyla mücadele eden orman işçisi, aşırı sıcak altında çalışan emekçi, hava kirliliği nedeniyle hastalanan çocuk, kuraklık nedeniyle üretimini kaybeden çiftçi ve geleceğinin tehdit altında olduğunu düşünen genç de iklim politikasının öznesidir.

Halkların İklim Zirvesi’nin önemi burada ortaya çıkmaktadır. Zirve, iklim krizini yalnızca teknik bir emisyon azaltımı meselesi olarak değil; yaşam hakkı, emek, ekoloji, demokrasi ve adalet meselesi olarak ele alma iddiasındadır. Zirvenin kuruluş amacı da COP31 sürecinde iklim adaleti temelinde geniş bir toplumsal dayanışma ağı oluşturmaktır.

Öte yandan resmî iklim müzakereleri kendi içerisinde kimi çelişkileri de barındırmaktadır. Örneğin COP31 resmî gündeminde “Sıfır Atık” ilkeleri tartışılırken; Türkiye, Avrupa’nın en büyük plastik atık alıcıları arasında yer almayı sürdürmekte ve bu durumu “geri dönüşüm” söylemiyle meşrulaştırmaktadır. Oysa ancak Halkların İklim Zirvesi’nde iklim ve çevre politikaları konusundaki resmî söylem ile uygulama arasındaki mesafenin sorgulanması mümkün olabilmektedir. Ayrıca COP toplantılarında yaşanan temel sorunlardan birisi, ülkelerin verdiği taahhütler ile gerçek hayattaki uygulamalar arasındaki mesafenin giderek büyümesidir. Çünkü gelinen kriz aşamasında artık yalnızca “ne yapılması gerektiğini” konuşmak yeterli değildir. Asıl sorular; kim yapacak, ne zaman yapacak, hangi kaynaklarla yapacak ve bundan kim yararlanacak sorularının gündeme gelmesi gereklidir ki bu sorular ancak Halkların İklim Zirvesi gibi sivil inisiyatiflerin toplantılarında gündem olmaktadır.

İklim Krizi Aynı Zamanda Bir Adalet Krizidir

İklim değişikliğinin en önemli özelliklerinden kömür, petrol ve doğal gazın yoğun kullanıldığı sanayileşme sürecinden ekonomik olarak en fazla yararlanan ülkeler ile iklim krizinin sonuçlarına en fazla maruz kalan ülkeler arasındaki eşitsizliktir. Hiç kuşku yok ki benzer eşitsizlik ülkelerin kendi içerisinde de görülmektedir. Düşük gelirli topluluklar; hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde yaşama, sıcak hava dalgalarına ve sel riskine daha fazla maruz kalma, yeşil alanlara daha az erişebilme ve sağlık hizmetlerine ulaşmada daha fazla güçlük yaşama eğilimindedir. Bu nedenle iklim politikası yalnızca karbon emisyonlarını azaltma politikası değildir. Aynı zamanda gelir dağılımı, çalışma yaşamı, barınma, enerjiye erişim, gıda güvenliği, kentleşme ve sağlık hakkı politikasıdır. İklim adaleti kavramının temelinde de bu gerçek vardır: İklim krizinin maliyetleri, krize katkı ve ekonomik güç dikkate alınarak adil biçimde paylaşılmalıdır.

İklim Krizinin Görünmeyen Yüzü: Sağlık ve Akciğerler

İklim krizinin en önemli sonuçlarından biri sağlık üzerindeki etkileridir. Aşırı sıcaklar kardiyovasküler ve solunum sistemi hastalıklarının alevlenmesine, yaşlılarda ve kronik hastalığı bulunan bireylerde ölüm riskinin artmasına neden olabilir. Orman yangınları ise yalnızca doğayı ve yerleşim alanlarını tehdit etmez; ince partikül madde ve diğer hava kirleticiler aracılığıyla solunum sistemini doğrudan etkiler. 

Hava kirliliği ile iklim değişikliği çoğu zaman aynı kaynaklardan beslenmektedir. Fosil yakıtların yakılması hem sera gazı emisyonlarını artırmakta hem de partikül madde, azot oksitler ve diğer kirleticilerin oluşumuna yol açmaktadır. Dolayısıyla fosil yakıtlardan uzaklaşmak yalnızca iklim için değil, insan sağlığı için de bir zorunluluktur.

Antalya’da İki Farklı Ses, Ortak Bir Gelecek

Kasım 2026’da Antalya, dünyanın iklim gündeminin önemli merkezlerinden biri olacaktır. Bir tarafta devletlerin, diplomatların ve uluslararası kuruluşların bir araya geleceği COP31; diğer tarafta iklim krizinden etkilenen insanların, ekoloji hareketlerinin, emek örgütlerinin, gençlerin ve sivil toplumun sesini yükselteceği Halkların İklim Zirvesi yer alacaktır.

Bu iki alan arasındaki ilişki çatışmadan çok demokratik bir tamamlayıcılık üzerinden kurulabilir. COP31’in başarısı yalnızca müzakere metinlerinin kabul edilmesiyle ölçülmemelidir. Başarı; bu kararların insanların yaşamına, sağlığına ve geleceğine ne ölçüde yansıdığıyla değerlendirilmelidir.

Halkların İklim Zirvesi ise resmî müzakerelerde yeterince duyulmayan soruları gündeme taşımak mümkündür. “Kim için dönüşüm?”, “Kimin pahasına dönüşüm?”, “Karar merciinde kimler var?”, “Bedeli kim ödüyor?” ve “Sağlıklı bir geleceği kimler için var ediyoruz?” gibi sorular geleceği belirleyecek temel sorular olmalıdır.  

Sonuç: İklim Krizinden Çıkışın Merkezinde İnsan Olmalı

COP31, Türkiye için önemli bir uluslararası sorumluluk olduğu kadar önemli bir fırsattır. Türkiye, Antalya’daki bu büyük buluşmayı yalnızca diplomatik bir başarı olarak değil, kendi iklim politikasını yeniden değerlendirmek için bir dönüm noktası olarak görmelidir.

Halkların İklim Zirvesi, iklim politikasının merkezine insanı, doğayı, emeği, sağlığı ve adaleti yerleştiren güçlü bir toplumsal perspektif sunmaktadır. İklim krizine karşı mücadele yalnızca daha az karbon salmakla sınırlı değildir. Temiz hava, temiz su, güvenli gıda, yaşanabilir kentler, sağlıklı çalışma koşulları, korunmuş ormanlar ve herkes için erişilebilir sağlık hizmetleri de iklim adaletinin parçalarıdır.

COP31 bu soruya devletlerin vereceği cevabın; Halkların İklim Zirvesi ise toplumun vereceği cevabın görünür olduğu iki önemli alan olabilir. Antalya’da yapılacak toplantıların gerçek başarısı, zirvelerin sona ermesinden sonra başlayacaktır. Çünkü iklim adaleti, bir konferansın sonuç bildirgesinde değil; gündelik yaşamda, sağlıkta, kentlerde, işyerlerinde, ormanlarda ve gelecek kuşakların yaşam hakkını koruyan politikalarda ancak var olabilir.

*Nilüfer Aykaç - Türk Toraks Derneği Çevre Sorunları ve Akciğer Sağlığı Çalışma Grubu Başkanı, Doç. Dr. 

- Bu yazı Türk Toraks Bülteni ve TTB Tıp Dünyası Dergisi'nde yayımlanmıştır.