Günümüzü değerlendirirken, buraya nasıl geldiğimizi de bilmemiz gerekir. Tarihi bilmek ve orada yaşananları yeni kuşaklara aktarmak önemlidir. Bu nedenle görsel hafıza olması açısından bazı yapıların, eserlerin, şehirlerin vs. korunması gerekir. Müzeler bu nedenle vardır. Ahde vefa ve kültürümüze saygı bunu gerektirir. Bu yazıda bahsedeceğim Heybeliada Sanatoryumu konusunu bu düşünce çerçevesinde yazmak isterim.
İstanbul Tabip Odası'nın Hazırladığı Heybeliada Sanatoryumu Belgeselini İzlemek İçin Tıklayınız
Tüberküloz, İkinci Dünya Savaşı dönemine kadar insanlık için en önemli birkaç mortalite ve morbidite nedeni hastalıktan biriydi. Antibiyotik çağı yeni yeni başlıyordu. Hastalar yüzyıllardır belli mekânlarda veya evlerinde tecrit edilerek bakım sağlanıyor ve bunun dışında çeşitli bilimsel olmayan tıbbi yaklaşımlar her doktorun farklı önerileriyle hastalara yansıyordu. Göğüste ve karında sıvı toplanması, pnömotoraks ve hemoptizi veya larinks tüberkülozunda açlıktan ölmek gibi durumlar sık olarak mortaliteyle birlikteydi. Kemik veremi ise ayrı bir sorundu ve bizde Cumhuriyet döneminde sadece buna yönelik ayrı hastaneler kurulacaktır.
Burada örnek olarak Franz Kafka’yı vermek isterim. Kafka, henüz 40 yaşındayken larinks tüberkülozu nedeniyle, yutkunmasının son derece ağrılı bir hal alması ve o dönemde parenteral beslenme yöntemlerinin henüz geliştirilmemiş olması yüzünden beslenemeyerek hayatını açlıktan kaybetmiştir. İlerlemiş gırtlak tüberkülozu boğazı ve yutak bölgesini tahrip ettiği için yemek yemesi imkansızlaşmış ve acı verici bir boyuta ulaşmış, 3 Haziran 1924 tarihinde Avusturya'nın Kierling kasabasındaki bir sanatoryumda vefat etmişti.
Osmanlı sarayında II. Mahmut ve Sultan Abdülmecit akciğer tüberkülozundan vefat etmişlerdi. I. Mahmut, III. Mustafa, II. Abdülhamit ve Vahdettin hayatlarının farklı dönemlerinde bu hastalıkla mücadele etmişlerdir. 1722-1809 yılları arasında yaşayan Doktor Leopold Auenbrugger, modern fiziksel muayenenin temel taşlarından biri olan, göğüs hastalıklarının teşhisinde devrim yaratan perküsyon yöntemini bulan Avusturyalı bir hekimdir. Gençliğinde hancı olan babasının şarap fıçılarındaki sıvı seviyesini anlamak için fıçılara parmaklarıyla vurduğunu gözlemlemiş ve Viyana'da İspanyol Hastanesi'nde çalışırken bu yöntemi insan göğüs kafesine uygulamıştır. Akciğerlerin hava dolu, sıvı dolu veya katılaşmış olmasına göre vurduğunda farklı sesler çıktığını fark etmiştir. 1761 yılında bu buluşunu anlatan Inventum Novum (Yeni Buluş) adlı kitabını yayınlamıştır. Dönemin tıp dünyası bu yöntemi başlangıçta ciddiye almaz ve uzun süre görmezden gelir. Yöntem, ancak kitap yıllar sonra Napolyon'un özel hekimi Jean-Nicolas Corvisart tarafından Fransızcaya çevrilince dünyaca ünlü bir teknik haline gelir. Auenbrugger’in bulduğu bu yöntem, özellikle radyolojinin olmadığı o dönemde yaygın olan tüberküloz ve pnömoni gibi hastalıkların erken teşhisini son derece kolaylaştırmıştır. Ben doçentken, en az 30 yıl önce New York’ta bir sahafta bu kitabın İngilizce çevirisini bulduğumda fiyatı 5000 USD idi ve tabii ki alamamıştım. (Hala aklımdadır o kitap)
Tüberküloz Toplumsal Bir Hastalık
1881 yılında tüberküloz nedeni olan mikobakteriyi keşfeden Alman Doktor Robert Koch 1882 yılında denek hayvanları üzerinde yaptığı deneyler ile mikobakterinin tüberkülozun spesifik etkeni olduğuna dair yeterli bilimsel kanıtlar elde etmiştir. Bu önemli bir gelişmedir çünkü, korunmayı ve izolasyonu doğuracaktır. Yaklaşık 20 yıl içinde 1900 yılı ile birlikte X ışınları hastanelere girecek ve bedenin görünmeyen yerleri görünür hale gelecektir. Böylelikle akciğerlerde tüberküloz kaviteleri, pnömotoraks, plevral sıvılar, pnömoniler ve kalsifikasyonların olduğu görülecek hatta zamanla kendiliğinden iyileşen hastaların akciğer dokularında fibrotik doku ve kalsifikasyonların olduğu görülerek, tedavide kalsiyum kullanılacak, güneşin yararlı etkilerinden yararlanılacak, beslenme bozuklukları dengeli beslenme ile aşılacaktır. Akciğer içindeki kavitelerin kapanması için pnömotoraks ve pnömoperituan tedavileri gündeme gelecek ve bunun için aletler tasarlanacaktır. Hemoptizili olanlarda darbeleri önlemek için özel korunaklı elbiseler, vertebra tüberkülozu olan Pott hastalığında alçı yataklar tasarlanacaktır. Ben tıp öğrencisiyken vertebra tüberkülozu çıkan bir sınıf arkadaşım öyle bir alçı yatakta yatmıştı.
Plevral yapraklar arasındaki yapışıklıklar (pleural bridge) pnömotoraksa karşı koruyucu olup, visseral ve parietal plevra arasındaki bu yapışıklıklar kesilince pnömotoraks tedavisi başarılı olarak, akciğer kavite üzerine kapanmaktaydı. Bu nedenle Plöroskopi/Torakoskopi yöntemi geliştirilmiştir. O zaman için ameliyat gibi gelişkin bir yöntem olan bu işlemin bazen tekrarlanması da gerekiyordu. Bizlerin asistanlığımızda hastalara ayaktan yaptığımız bu tıbbi torakoskopi işlemi için, o geçmiş dönemde yatış gerekiyordu. Ayrıca kalın plevra zarlarından biopsi alınarak, hastalığın nedeni aydınlatılıyordu. İşte bütün bu uygulamalar ve tedavi yöntemleri 19. yüzyılın ortasında sanatoryumları doğuracaktır. Hastalar buralarda haftalar, aylar ve bazen de yıllar boyu yatırılacak, orada bütün bu tedaviler izole bir ortamda uygulanacaktır. Hastalık herkeste olabilmekle birlikte fakirlerde daha çok olmaktaydı ve bu faktör de onları devletin buralarda kucaklaması gerektiğini gösteriyordu. Buralar sadece tedavi değil rehabilitasyon ve eğitim merkezleri olacaktır.
Sanatoryumlar Başlıyor
Batıda devletin fakirler için açtığı sanatoryumlar ilk başlarda biraz askeri bir hapishaneye benziyordu. Zenginlerin kaldığı sanatoryumlarsa, modern orta sınıf tatil yerlerinin ilk modelleri gibiydi. Bu merkezlerin en ünlüleri İsviçre dağlarındaydı ve zengin hastalar buralarda bol bol yiyor ve eğleniyordu. Davos ve St. Moritz’i dolduran tüberkülozlular İsviçre ekonomisinin yapısını tamamen değiştirmişti. Tüberküloz tarihçisi F.B. Smith’e göre öksürüklü zenginler, ülkenin yeni doğmuş ilaç sanayini beslemiş ve İsviçre’nin ünlü bankacılık sektörünün kurulmasına yardımcı olmuştu. Yaşam koşullarındaki düzelmeye ve antibiyotik devrimine bağlı olarak tüberküloz tehdidi azaldığında, bu sanatoryumlar kayak merkezlerine, lüks otellere ve kongre merkezlerine dönüşecektir.
Sanatoryumların esas fonksiyonları, yatak istirahati, iyi gıda, temiz hava, kollaps yani pnömotoraks tedavisinin uygulanması, şahsi ve genel hijyen kurallarının öğretilmesiydi. İklim tedavisi zaten tabiatın tedavisiydi. Bu felsefe ışığında on dokuzuncu yüzyılın sonlarında dağ iklimlerinin iyileştirici etkileri önemsenerek yüksek bölgelere sanatoryumlar inşa edilmiştir. Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devlet tüberküloz hastalığına yakalanmış çalışanlarını yurtdışındaki sanatoryumlara göndermekte ve masraflarını karşılamaktadır.
Doktor Giovanni Battista Violi tarafından 1902 yılında, Saint George Etfal Hastanesi’ne bağlı olarak Burgazada’nın tepesinde yazlık bir sanatoryum açılmıştır. Burada öksüz ve kimsesiz tüberkülozlu çocuklar güneş ve havadan faydalanıp iyileştirilmekte, raşitik çocuklar tedavi edilmekteydi.
Heybeliada Sanatoryumu
Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlık, halk sağlığını koruma, bireysel ve hijyen alanlarındaki sağlık faaliyetlerine 1923-1937 yılları döneminde Sağlık Bakanı olarak damgasını vuran kişi Doktor Refik Saydam’dır. Saydam’ın göreve başladığı zaman, sekiz başlık altında topladığı sağlık programının yedinci maddesi şöyleydi: “Verem Sanatoryumu ve Akıl Hastanesinin Açılması.”
Vakıf Gureba Hastanesi dahiliye mütehassıslığı yapan Doktor Musa Kasım Bey, 1925 yılında Büyükada Maden mevkiinde kiraladığı bir binayı özel bir sanatoryum haline getirip 25 adet yatağıyla hasta kabul etmeye başlamıştır. 1923 senesinde Harbiye Nezareti Sıhhiye Dairesi Fen Şubesi Müdürü Miralay Dr. Mustafa Talat Bey’in talebi üzerine İsviçre’de bulunan Dr. Fevzi Özet tarafından bu bölgede bulunan sanatoryumlar hakkında rapor hazırlanmış ve Heybeliada’da bir sanatoryum kurulması uygun görülmüştür. Lüzumlu ön hazırlık yapılmış ancak binanın mülkiyet sorunu söz konusu olunca bu teşebbüs yarıda kalmıştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin erişkinlere ait ilk sanatoryumu olan Büyükada Sanatoryumu özel bir işletme olup sadece ücretli hasta kabul etmekteydi. İlk devlet sanatoryumu olan Heybeliada Sanatoryumu ise Çam Limanı mevkiinde 1924 yılında faaliyete geçmiştir.
Heybeliada Sanatoryumu kurulduğunda kadınlar ve erkekler için sekizer kişilik iki ayrı koğuş vardı. Ancak ihtiyaç çok olduğu için zamanla yatış kapasitesi büyüyecektir. 1939 yılına gelindiğinde yatak sayısı 370’e ulaşmıştır. İlk Başhekim Tevfik İsmail Gökçe burada 30 yıl görev yapmış, kendisinden görevi devralan Zülfü Sami Özgen de ona yakın bir süre orada görev yapacaktır. O kuruluşta uzun süre ve bağımsız çalışan başhekimler, kurum ile bütünleşerek sanatoryumu büyütmüşlerdir. Tevfik İsmail Bey, burayı bütün yönleriyle anlatan "Heybeliada Sanatoryumu Kuruluş ve Gelişimi (1924-1955)" adında bir kitap yazmış ve 1957 yılında basılmıştı. Akademisyen Fatih Artvinli bu kitabı 2021’de aynı adla yeniden yayıma hazırlamıştır. Gelen doktorların tam gün orada çalışması ve 1951 yılında Göğüs Cerrahı Dr. Siyami Ersek’in ekibe katılmasıyla ivme kazanan Heybeliada Sanatoryumu ülkenin ilk ve tek göğüs cerrahisi merkezi haline gelecektir.
Sanatoryumun ilk başhemşireleri Alman olan Hamburg Hemşire Cemiyeti mensupları Anna Haase ve Avusturyalı Katerina Thetter’dir. İdealist ve disiplinli çalışmalarıyla sanatoryumun Avrupa’daki emsallerine yaklaşmasına büyük katkıda bulunmuşlar, sanatoryumda yıllarca istihdam edilmişlerdir. Heybeliada Sanatoryumu’nun ilk Türk hemşiresi Neriman Abdullah, 1929-1933 yılları arasında, ikinci hemşiresi Lütfiye Tümer 1930-1938 yılları arasında sanatoryumda çalışmıştır. 1939 yılında kurulan Heybelida Sanatoryumu Rehabilitasyon Merkezi Hemşire Yardımcısı Mektebi’ne, 1954 tarihinde TBMM’de kabul edilen 6283 No’lu Hemşirelik Kanunu gereğince 15 öğrencilik kadro verilmiştir. Bu hemşire yardımcısı mektebinde, esasen veremden iyi olmuş kadınların yetiştirilmesi amaçlanmıştı, masrafları ise mektep ve rehabilitasyon tahsisatından gelen para ve İstanbul Verem Savaş Derneği tarafından karşılanmıştı. Kurulduğu zamandan beri sanatoryumun doktorları belirli dönemlerde Avrupa sanatoryumlarını görmeye rotasyona gitmiş, Avrupa’dan da doktorlar gelmiş ve eğitilmiştir. Heybeliada sadece bir sanatoryum değil, bir rehabilitasyon ve çeşitli yönleri olan bir eğitim kurumudur.
İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, hem siyasi hayatının en yoğun dönemlerinde hem de cumhurbaşkanlığı yıllarında yaz aylarını geçirmek için Heybeliada’yı seçmişti. İnönü, 1924 yılında geçirdiği ağır bir rahatsızlığın ardından doktorların tavsiyesiyle Heybeliada’daki Mavromatis Köşkü’nü kiralamıştı. Daha sonra satın alınan ve bugün müze olan bu ev, Ankara’daki Pembe Köşk’ten sonra İnönü ailesinin en önemli yaşam alanı olmuştu. İnönü adada kaldığı yaz dönemlerinde arada sanatoryumu ziyaret eder, hastalarla ilgilenirdi. Adada yaptığı meşhur ve korumasız yürüyüşlerinde, sanatoryumda tedavi gören ve bahçede hava alan hastalarla sohbet eder, onlara moral verirdi. İnönü, devletin imkanlarının kısıtlı olduğu dönemlerde bile sanatoryumun bütçesini, hekim kadrosunu ve ihtiyaçları ile ilgilenmiştir. Onun bu yakın takibi sayesinde hastane, kısa sürede 600 yataklı, kendi elektriğini üreten, eczanesi, terzihanesi ve sinema salonu olan devasa bir "sağlık köyü" haline gelmiştir. İnönü’nün hastalarla olan bu yakın ilgisi belki de bir doktor olan iki yaş büyük kardeşi askeri doktor Ahmet Mithat Temelli’nin etkisiyle de olabilir. Bu arada söyleyelim, Atatürk sadece İnönü Savaşları kahramanı olan İsmet Paşa’ya İnönü soyadını vermişti, ailesi ise Temelli ismini almıştı.
Ve Antibiyotik Çağı; Sanatoryumların Toplumsal Yeri Değişiyor
1944-1965 yılları arasında teker teker bulunan antibiyotikler, zamanla kombine ilaç rejimleriyle tüberküloz tedavisinin belkemiğini oluşturacaktır. 1944 yılında ilk antibiyotik olan streptomisin, 1965 yılında ise tüberküloz ilaçları arasında en aktif olan rifampisin geliştirilir. Streptomisinin bulunuşuna kadar ilaçların tüberküloz tedavisinde önemli bir başarısı yoktu. Ancak zamanla, ilaçla tedavi eski sanatoryum tedavi yönteminin yerini almıştır.
Ancak Heybeliada Sanatoryumu zamanla Göğüs Hastalıkları Merkezi olarak yine çalışmaya devam etmiştir. 1999 Marmara depreminde binalarda çatlaklar meydana gelmiş, çatı hasar görmüş, bacaları yıkılmıştır. Sağlık bakanlığı 01.08.2005 tarihinde aldığı bir kararla 660 yatak kapasiteli Heybeliada Sanatoryumunu 30.09.2005 tarihinde tamamen kapatmıştı. Boşaltılan binalarda herhalde yerleşen evsizler tarafından yangın çıkmış ve binalar iyice harabe olmuştur. 200.000 metrekare arazi ve binalar iki bekçi ile kendilerini asli konumlarına uygun bir müdahale beklemektedir. Derken 2020 yılında, Heybeliada Sanatoryumu’nun din görevlilerine mesleki eğitim amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’na mesleki eğitim merkezi olsun diye verildiği haberi basına yansır. Böylesine özel ve tarihsel anlamda Cumhuriyet için bir abide olan bu kompleksin, kuruluş amacı dışında bir şekilde Diyanet kurumuna tahsisi, vefa duygusu olan bizleri çok üzmüştür. Adalar halkı da esas olarak kendilerine hizmet verecek bir sağlık merkezi beklentisi içindeydi. Ülkemizde “mesleki eğitim” deyimi genellikle dinlenme ve eğlenme için uydurulmuş bir tanımlamadır. Bu nedenle Covid-19 pandemisinin yaşandığı o günlerde bir araya gelen ilgili meslek kuruluşları (TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, İstanbul Barosu, İstanbul Tabip Odası, Türk Toraks Derneği İstanbul Şubesi) tahsis kararına karşı iptal davası açmış ve 2022’de mahkeme bu tahsis kararını iptal etmişti. Bu davada avukatlarımız Sn. Ziynet Özçelik ve Özçelik Hukuk Bürosu elemanları ve Can Atalay’dı. Ancak 12 Mayıs 2026’da Heybeliada Sanatoryum kompleksinin, kültür varlıklarını koruma kurulu tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilme süreci yeniden başlamış bulunmaktadır. Tarihsel anlamda bu kadar önemli bir yere sahipken ve aslına uygun bir görev beklentisindeyken, Diyanet İşleri ile ilişkilendirilecek bir yanı bulunmayan bu sanatoryum kompleksinin daha 2022’de mahkeme kararı da varken, aynı tahsisin tekrar gündeme getirilmesi kabul edilebilir değildir ve üzücüdür.
Türk Toraks Derneği: Hastane, Araştırma Merkezi, Sağlık Müzesi, Geriatri Merkezi veya Krantina Merkezi Olabilir
2020’den itibaren Türk Toraks Derneği adına yapılan çeşitli açıklamalarda sanatoryumun Cumhuriyetin ilk önemli Göğüs Hastalıkları merkezi olduğu hatırlatılarak; “Burası anıt bir hastane. Kıymetli, ülkemiz tarihinde sembolik yeri olan bir merkez. Arşivleri, binası ve geçmişi, orada yapılan araştırmalar ve yatan hastalarıyla çok özgün bir tıp tarihine sahip olan bu yapı, bir araştırma merkezi, tüberküloz ve sağlık müzesi, karantina merkezi ve hastanesi olmalı diye düşünüyoruz. Dünyada buna benzer tarihi yapılar amaçları dışında değil, geçmişlerine uygun olarak korunurlar. Sanatoryumun birçok hastaya şifa olmasının yanı sıra çok önemli sağlık çalışmalarını kazandırdığını unutmamak ve bunu gelecek nesillere anımsatmak için hem araştırma merkezi, hem müze hem de karantina merkezi olmasının yolunu açmak gerekir” denilmiştir.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu da yaptığı açıklamada sanatoryumun herhangi bir alan olmadığını söyledi: “Adalar iklimi ve orman havzası nedeniyle özgün özellikler barındıran ve İstanbul’un başka köşesinde bulunmasının imkânı olmayan niteliklere sahip bir alan. Bu nitelikler 80 yıl boyunca sağlık odaklı olarak değerlendirilmişti. Yine sağlık amacıyla kullanıma devam etmesi uygun olacaktır. Burasının Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsisi, alanın tarihi, sosyal ve kültürel hafızasıyla uyumsuz’’, demişti.
Change.Org İmza Kampanyası
2020 yılındaki yargı süreciyle birlikte Türk Toraks Derneği’nce Change.org aracılığıyla başlatılan imza kampanyası kısa sürede 100.000 imzaya ulaşmıştır. Daha önceden Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi başta olmak üzere, ülkemizdeki göğüs hastalıkları merkezlerinin kapatılmasına karşı çıkıp buna yönelik faaliyet tecrübesi olan Türk Toraks Derneği kampanya ve yargı süresince yine elinden geleni yapmış, çeşitli basın organlarında konu dile getirilmiştir. Ben bu basın yazıları ve televizyon röportajlarının da farkındalık oluşturulması için önemli olduğunu düşünüyorum. Mahkemenin de olumlu olarak neticelenmesi sonrası Change.org Türkiye, ülkedeki onuncu yılını 1805 başarılı kampanya ile kutlarken, Türk Toraks Derneği ile yapılan Heybeliada Sanatoryumu kampanyasını en başarılı projelerinden biri olarak açıklamıştır. 6 Ekim 2022 İstanbul Pera Müzesi’nde yapılan bir basın toplantısı ile bu durum kamuya duyurulmuştu.
Günümüz
12 Mayıs 2026’da Heybeliada Sanatoryumu ve 200 dönüm arazisi Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilme sürecini yeniden başlatmıştır. Diyanet İşleri ile ilişkilendirilecek bir geçmişi bulunmayan, Cumhuriyet tarihi açısından çok simgesel anlamı olan Heybeliada Sanatoryumu binalarının kuruluş amacı dışında Diyanet İşleri Başkanlığına verilmesi kabul edilebilir değildir. Burası renove edilerek aslına uygun bir şekilde ve ahde vefa çerçevesinde yeniden bir sağlık merkezi, sağlık müzesi, araştırma merkezi, karantina merkezi, geriatri merkezi olarak gelecek nesillere devredilmelidir. Bu konu, mücadele etmeye değer bir konudur.
*Fuat Kalyoncu - Türk Toraks Derneği 2016-2018 Dönemi Başkanı, Prof. Dr.
Bu yazı Türk Toraks Derneği Toraks Bülteni’nde de yayınlanmıştır.
