10 Ağustos 2026’da Prof. Dr. Coşkun Özdemir’i kaybettik.

Bazı insanların ardından yalnızca bir “özgeçmiş” yazılamaz. Çünkü onların yaşamı, kişisel başarılarının çok ötesinde, bir mesleğin, bir bilim alanının ve bir kuşağın hikâyesine dönüşmüştür. Coşkun Özdemir de böyle bir insandı. O, yalnızca Türkiye nörolojisinin öncü isimlerinden biri değil; nöromüsküler hastalıklar alanının Türkiye’deki kurucularından, hocaların hocası, hekimlik mesleğinin etik ve insani değerlerini öğrencilerine aktaran bir öğretmen, bilim insanı, mücadele insanı ve aynı zamanda toplumun sorunlarına kayıtsız kalmayan bir aydındı. Onu anlatırken yalnızca yaptığı bilimsel çalışmaları sıralamak eksik kalır. Çünkü Coşkun Hoca’nın asıl büyüklüğü, yaptığı çalışmalar kadar, arkasında bıraktığı insanlarda ve kurumlarda görülür.

1929’da Urfa’da doğdu. TED Ankara Koleji’nin ardından 1952 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Haseki Hastanesi Nöroloji Kliniği’ne nöropsikiyatri asistanlığına birincilikle girdi. 1957’de uzman, 1960’ta doçent oldu. Daha o yıllarda miyastenia gravis üzerine yaptığı çalışmalar, onun nöromüsküler hastalıklara olan ilgisinin temelini oluşturdu.

Ancak Coşkun Hoca’nın bilim insanı kimliğinin önemli özelliklerinden biri, hiçbir zaman bulunduğu yerle yetinmemesi ve öğrenmenin sınırlarını sürekli genişletmesiydi. Dünya Sağlık Örgütü bursuyla 1963’te Danimarka’da EMG, kas histopatolojisi ve rehabilitasyon alanlarında çalıştı; 1964’te Londra National Hospital for Neurology’de EMG eğitimi aldı.

1969-1971 ve 1973-1974 yıllarında Massachusetts General Hospital’da araştırma fellow’u olarak Raymond Adams ve Robert Young ile çalıştı. Bu çalışmalar yalnızca onun kişisel bilimsel gelişimine hizmet etmedi. Öğrendiklerini Türkiye’ye taşıdı. Belki de Coşkun Özdemir’i anlatmanın en doğru yolu buradan geçiyor: O, dünyadaki bilimi Türkiye’ye taşıyan ve Türkiye’de üretilen bilgiyi de dünyaya açan bir bilim insanıydı. 1975 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nde Türkiye’nin ilk kas polikliniği ve kas ve sinir patolojisi laboratuvarının kurulması, bu uzun yolculuğun en önemli kilometre taşlarından biridir. Ardından nöromüsküler hastalıklar bilim dalı gelişti; binlerce hasta değerlendirildi, yüzlerce kas ve sinir biyopsisi incelemesi yapıldı. Bu yapı içerisinde yetişen öğrenciler ve genç akademisyenler, daha sonra Türkiye’nin farklı merkezlerinde nöromüsküler hastalıklar alanının gelişmesine katkıda bulundular. Ben de bu kuşağın öğrencilerinden biri oldum. Coşkun Hoca’nın öğrencisi olmak, yalnızca bir bilim dalında eğitim almak değildi. Onun dünyasında hekimlik, yaşam boyu süren bir öğrenme ve sorgulama biçimiydi. Bunu kendi yaşamında da gösterdi. Akademik görevleri, uluslararası çalışmaları, bilimsel yayınları ve ödülleri çok değerliydi. İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanlığı’nı 1989-1996 yılları arasında yürüttü. Dünya Nöroloji Federasyonu’nun Türkiye temsilciliğini ve Eğitim Komisyonu üyeliğini yaptı; Mediterranean Society of Myology’nin kurucuları arasında yer aldı. Uluslararası Nöromüsküler Hastalıklar Kongresi’nde yaşam boyu başarı ödülüne layık görüldü.

Onun yaşamının yalnızca akademik tarafına bakmak, Coşkun Özdemir’i eksik anlatmak olur: 1978 yılında Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’nin kuruluşunda öncülük etti. Bu dernek, yalnızca bir meslek örgütü değil, nöromüsküler hastalıklarla yaşayan insanların tanınması, bilinçlendirilmesi, bakım olanaklarının geliştirilmesi ve toplumsal yaşamda daha görünür hale gelmesi açısından da önemli bir yapı oldu. Coşkun Hoca’nın nöromüsküler hastalıklara yaklaşımı hiçbir zaman yalnızca “tanı koymak” ile sınırlı değildi. Hastaların hastalıkları konusunda bilinçlenmesi, sosyoekonomik sorunlarının ele alınması ve evde bakımın yaygınlaştırılması onun önem verdiği konular arasındaydı.

Coşkun Özdemir aynı zamanda güçlü bir toplum insanıydı. İstanbul Tabip Odası’nda 1959-1960 yıllarında yönetim kurulu üyeliği yaptı, 1979-1980 döneminde başkanlık görevini üstlendi. Öğretim Üyeleri Derneği’nin de başkanlığını yürüttü. Hekimliğin yalnızca hastane duvarları içinde yapılmadığına inanıyordu. Belki de bu nedenle bilim insanlığı ile aydın kimliği onun yaşamında birbirinden hiç ayrılmadı. Sağlık, üniversite, eğitim ve politika üzerine 500’ün üzerinde gazete yazısı yazdı; “Üniversiteden Toplumsal Sorunlara Bakış”, “Karşı Duruş”, “Karşıdevrimle Hesaplaşma”, “Urfa’dan Harvard’a” adlı kitapları yayımlandı. Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazılarıyla yıllar boyunca yalnızca meslektaşlarına değil, toplumun geniş kesimlerine seslendi. Onun için bilim, toplumdan kopuk bir uğraş değildi. Tam tersine, bilimsel düşünceyi, aklı, özgür düşünceyi ve laik, çağdaş bir toplum idealini savunmanın bir parçasıydı. 

İstanbul Tıp Fakültesi’nde düzenlenen veda töreninde kızı Özlem Özdemir Erol, oğlu Özgür Özdemir de babalarının bu çok yönlü kişiliğini anlattılar. Kitap sevgisini, insan sevgisini ve hayat prensiplerini babalarından aldıklarını, onun iyi bir doktor, ayrıca ülkesine düşkün bir vatansever olduğunu vurguladılar. Gerçekten de Coşkun Hoca’nın yaşamına baktığımızda, birbirinden farklı gibi görünen pek çok özelliğin aynı kişilikte buluştuğunu görüyoruz: bilim insanı, öğretmen, hekim, araştırmacı, dernek kurucusu, meslek örgütü yöneticisi, yazar, toplum insanı… Fakat bütün bunların üzerinde bir başka özelliği vardı: Öğretmek. Bir hocanın gerçek mirası, yayınlarının ya da aldığı ödüllerin toplamı değildir. Gerçek mirası, yetiştirdiği öğrencileridir.

Coşkun Hoca’nın bilimsel mirasının bugün Türkiye’nin farklı merkezlerinde, farklı kuşaklar tarafından sürdürülüyor olması tesadüf değildir. Onun açtığı yoldan yürüyen öğrencileri, bugün nöromüsküler hastalıkların tanı ve tedavisinde, bilimsel araştırmalarda, hasta derneklerinde ve akademik yaşamda çalışmalarını sürdürüyorlar.

Bazı insanlar yalnızca kendi dönemlerine ait değildir. Onların düşünceleri, yetiştirdikleri insanlar ve kurdukları kurumlar aracılığıyla sonraki kuşaklara aktarılır. Coşkun Hoca’nın kurduğu bilimsel gelenek de böyle bir gelenektir. Onu uğurlarken yalnızca 97 yıllık bir yaşamı değil, Cumhuriyet’in bilim, akıl ve aydınlanma idealine adanmış bir ömrü uğurluyoruz. Coşkun Hoca’nın ardından geriye baktığımızda gördüğümüz şey yalnızca bir bilim insanının başarıları değil; hastaları, öğrencileri, meslektaşları, kurduğu kurumlar, savunduğu değerler ve yazılarıyla örülmüş büyük bir yaşamdır.

İyi ki bize yalnızca nörolojiyi değil, hekim olmayı, merak etmeyi, soru sormayı, düşünmeyi ve insanın yanında durmayı öğrettiniz.

Güle güle Coşkun Hoca.

*Yeşim Gülşen Parman - İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji AD, Nöromüsküler Hastalıklar Bilim Dalı, Coşkun Özdemir Nöromüsküler Hastalıklar İnceleme Lab., Prof. Dr.