İçinde yaşadığımız zamanda bazen kalabalığın ilgisi aynı yere yönelir; nedenini tam olarak anlayamazsınız. Bir film, bir kitap ya da bir olay, daha siz onunla karşılaşmadan kalabalığın arzusuyla kuşanmıştır. Binlerce yıl önce yazılmış bir destanı ekrana taşıyan Amerikalı yönetmen Christopher Nolan’ın Odysseia filmine olan ilgiyi görünce ve sinema salonlarında filme bilet bulunamadığını duyunca bunun nedenini düşünmeden edemedim. Açıkçası hemen koşup filmi izlemek isteyenlerden biri değildim. Yine de Homeros’un Odysseia’sını geçmişte okumuş biri olarak bu yoğun ilgi merakımı da uyandırmıştı. İnsanlar Homeros’a mı gidiyordu, Nolan’a mı? Üç bin yıl öncesini anlatan bir öyküyle karşılaşmaya mı, son teknolojiyle çekilmiş büyük bir gösteriyi deneyimlemeye mi? Yoksa “Bu kadar ilgi varsa bir hikmeti vardır” diye mi düşünüyorlardı? Son zamanlarda boş kalan sinema salonlarına bizi akın akın çeken şey neydi?
Film, Homeros’un Odysseia destanından uyarlanmış olsa da Nolan öykünün aslına bire bir bağlı kalmıyor; destanın ana hattını çağdaş bir bakışla yeniden yorumluyor. Büyük bir hileyle, armağan edilen tahta atın (Truva atı) içine askerlerin saklanması sayesinde kazanılan ve Troya’nın talan edilmesiyle sonuçlanan savaşın ardından Odysseus, memleketi İthaka’ya dönmek üzere denize açılıyor. Fakat dönüş, yalnızca denizlerde ve adalarda geçen coğrafi bir yolculuk olmaktan çıkıyor; Odysseus’un parçalanmış belleğinde, suçluluğunda ve kendi iç dünyasında sürdürdüğü başka bir yolculuğa dönüşüyor.
Filmi benim için merak konusu hâline getiren, Homeros’un Odysseia destanından uyarlanmış olmasıydı. Aradan geçen bunca zamana rağmen bu destanın hâlâ senaryolara konu olması, onda yalnızca eski tanrıların, kralların ve olağanüstü yaratıkların değil; insanın binlerce yıldır süren korkusunun, kibrinin, özleminin, kayboluşunun, suçluluğunun ve eve dönme arzusunun da saklı olduğunu düşündürüyor. Bu nedenle filmi izlemeye giderken şunu merak ediyordum: Çağımızın önemli yönetmenlerinden Nolan, bu tarihsel destandan yalnızca gişe rekorları kırmasını umduğu görkemli bir aksiyon filmi mi çıkarmak istemişti; yoksa yüzyıllar içinde değişen insana rağmen toplumda ve insan ruhunda varlığını sürdüren savaş, iktidar, talan, göç, ihanet, yas, hafıza ve aidiyet gibi ortak meseleleri kendi çağının diliyle yeniden mi anlatacaktı? İnsan gerçekten değişmiş miydi, yoksa yalnızca tanrıların, canavarların ve savaşların adları mı değişmişti? Ben filme biraz da bu soruların peşinden gittim.
Hafta sonu filmi izleyebilmek için bir alışveriş merkezinin sinema salonunda yer buldum. Orada yalnızca sinemaya gelenler yoktu. İnsanlar belirli günlerde bir mabede gider gibi AVM’ye akıyordu. Trafik yoğunlaştıkça yolculuğun kendisi de filmin bir parçasına dönüşmeye başladı. Bir yolculuk: Kimin arzusuyla şekillendiği belli olmayan bir yolculuk. Henüz Odysseus’un yolculuğunu seyretmiyorduk ama kendi küçük Odysseia’mız başlamıştı.
Otopark girişinde güvenlik görevlisi bagajımızı açmamızı istedi. Arabanın içinde gizlenmiş bir şey var mı diye bakılıyordu. Troya’ya armağan olarak sunulan tahta atın karnındaki askerleri düşündüm; dünyamız, hileyle büyük katliamların gerçekleştirildiği bir yerdi. Modern şehrin surlarından, içimizde bir hile taşımadığımız anlaşıldıktan sonra geçebilmiştik. Çağımızın Truva atları artık otomobillerin bagajında, bir canlı bombada, yalan bir haberde ya da manipülasyonda olabilirdi elbette; ama aynı zamanda arzularımızın ve ihtiyaçlarımızın içine de saklanmıştı. Teknoloji savaşlar, sömürü ve insanlık dramları; diğer yanda konfor, hız, teknoloji ve sınırsız seçim vaadiyle hayatımıza giren düzen, kendi alışkanlıklarını ve itaat biçimlerini de yanında taşıyordu.
Otopark için bariyer açılınca yerin altına inmeye başladık. Gökyüzü kayboldu, gün ışığının yerini floresanlar aldı. Hades’e inen kahramanlar gibi aşağıya doğru ilerliyor; fakat ölülerden haber almak yerine boş bir park yeri arıyorduk. Sonunda çıkan bir aracın bıraktığı yere yerleştik. Bazen modern insanın küçük zaferi, başkasının boşalttığı yere zamanında ulaşabilmekten ibaretti.
Sinema salonuna doğru yürürken etrafımız ikonlarla doluydu: ışıklı mağazalar, renkli tabelalar, vitrinler ve ekranlar… Bir zamanlar ikon, görünmeyen kutsala açılan pencereydi. Şimdiyse marka logoları statüye, gençliğe, güzelliğe ve satın alındığında tamamlanacağı vaat edilen hayatlara açılıyordu. Tanrılar ortadan kaybolmuştu belki ama ikonların sayısı azalmamıştı. İnsan ikona ve temsile duyduğu ihtiyacı yitirmemiş, yalnızca onun yerini değiştirmiş olabilir miydi? Mabetlerin yerini alışveriş merkezleri, ayinlerin yerini alışveriş ve seyir mi almıştı?
Kocaman sinema salonu, ortak seyir düzeniyle antik tiyatroyu andırıyordu. Tütsünün yerini patlamış mısır kokusu, törensel içkilerin yerini karton bardaklardaki kolalar almıştı. Birbirini tanımayan yüzlerce kişi birazdan aynı karanlıkta aynı denize bakacak, aynı fırtınaya tutulacaktı. Sinema hâlâ birlikte rüya görebildiğimiz ender yerlerden biriydi. Eski çağlarda mitlerin gördüğü işlevin bir kısmını bugün filmler mi üstleniyordu?
Nolan’ın filmi de bir Truva atına benziyordu. Dışarıdan bakıldığında büyük bütçenin, yıldız oyuncuların ve görüntü teknolojisinin parlak bir armağanıydı. Fakat karanlık salona girdikten sonra atın karnındaki askerler birer birer çıkacaktı: Savaş, talan, kibir, suçluluk, utanç, özlem, eve dönememe ve bir uygarlığın çöküşü. Biz büyük bir gösteri izlemek üzere koltuklarımıza otururken film, kendi savaşlarımızı ve kayıp tanrılarımızı da beraberinde getiriyordu.
Işıklar söndüğünde bir soru çoktan zihnime yerleşmişti: Tanrılar nereye kaybolmuştu ve onların yokluğunda mabetlerin sayısı neden artmıştı?
Filme farklı bir göz ile bakabilmek ve günümüzle bağlantılarını kurabilmek için savaşın geçtiği Odysseia’da anlatılan savaşın geçtiği Troya kenti ve dönem hakkında biraz bilgi vermek isterim. Troya, Asya ile Avrupa’nın, kara ile deniz yollarının birbirine değdiği, günümüzde Çanakkale sınırları içinde bulunan bir antik kent. Troya, bazı tarihçilere göre Hititler tarafından oluşturulmuş Anadolu birliğinin uç kalesiydi. Bu yönüyle Batı ile Doğu’nun karşılaşma sahnesi gibi. Bu bölge yalnızca kültürlerin ve suların değil, iktidarların ve ticaret ağlarının da birbirine yaklaştığı bir yerdi. Binlerce yıl sonra bu bölgede Çanakkale Savaşı da yaşandı. Troya ile Çanakkale aynı olay değildir; fakat aynı coğrafyanın farklı çağlarda benzer arzuları kendisine çekmesi, eve dönüş ve dönemeyiş hikâyelerine ev sahipliği yapması düşündürücüdür. Troya Savaşı’nın Geç Tunç Çağı’nın sonunda gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Bu savaşı izleyen dönemde dünyada karanlık bir çağ başlamıştır. MÖ 1200 dolaylarında büyük medeniyetlerin sarayları yıkılmış, devletler dağılmış, kentler tahrip olmuş ve ticaret yolları kesintiye uğramıştı. Bu dönüşümü sadece bu savaşla açıklamak elbette mümkün değildir; iklim baskısı, kıtlık, iç çatışmalar, nüfus hareketleri ve savaşlar birbirini beslemiş görünür. Bu yönüyle içinde bulunduğumuz zaman ile benzerlikleri aynı dramı insanlar ve toplumlar tekrar tekrar yaşıyor mu sorusunu sorduruyor. İnsan ‘şimdiki zaman’ ile bağlantılarını kurmadan yapamıyor.
Şimdiki zaman demişken filmi izlerken zihnimde birbiri ardına görüntüler belirdi: Bir yandan mitostan ve tarihten çağrışımlar, bir yandan psikolojik yorumlar, öte yandan içinde yaşadığımız zamanın hâlâ sıcak olan sahneleri… Aklıma Kıbrıs’tan, Girne’den kalkan ve batan tekne geldi; görüntüleri daha dün yaşanmış gibi zihnimdeydi. Ardından Kuzey Ege’den Yunan adalarına ulaşmaya çalışan göçmen botları canlandı gözlerimde. Odysseia’nın geçtiği aynı sularda bugün bambaşka yolculuklar yapılıyor. İnsanlar artık zaferden evlerine dönmek için değil; savaşın, yoksulluğun ve yıkımın ortasından kendilerine ve çocuklarına bir yaşam kurabilmek için denize açılıyor. Bir yanda denizde kaybolan umutlar, öte yanda yabancı ellerde yeniden can bulmaya çalışan hayatlar… Odysseia’daki eve dönüş hikâyesinin Ege ve Akdeniz’de geçmiş olması, belki de bütün bu çağrışımların zihnimde birbirine eklenmesine neden oldu. Odysseus’un travmatik belleğiyle tanık olduğumuz travmalar, perdede ve zihnimde birbirine paralel ilerledi. Belki de tarih boyunca tekrar eden savaşlar ve yaşadığımız coğrafyanın travmatik belleği beni buna zorluyordu. Çünkü bu topraklarda geçmiş hiçbir zaman bütünüyle geçmişte kalmıyor. Eski bir savaş, bugünkü bir yıkımın içinde yeniden beliriyordu.
Hikayeler içinde yaşadığımız coğrafyada farklı zamanlarda cereyan ediyordu. Odysseus’un hikâyesini anlatan Homeros biraz da bizim şairimiz değil miydi zaten? Bize dair söyleyeceği şeyler elbette vardır. Bizim şairimizdir; ama bir yanıyla da değildir. Çünkü o, her şeyden önce kahramanların, kralların ve soyluların şairidir. Troya’nın surlarını örenlerin, gemileri yüzdürenlerin, savaşçıları doyuranların, ölüleri gömenlerin sesleri destanın neresindedir? Ya da bir Amerikan filminde bu coğrafyaya ve burada yaşamış halklara ait ne arayabilir ne bulabilirim?
Bertolt Brecht, Okumuş Bir İşçi Soruyor şiirinde Yedi Kapılı Teb’i kimin yaptığını sorar. Kitaplarda kralların adı vardır; ama taşları krallar mı taşımıştır? Brecht’in sorularını Troya’ya taşımamak mümkün değil: On yıl süren savaşı yalnızca krallar mı yaptı? Odysseus’un gemilerinde kürek çeken ve evlerine dönemeyenlerin evlerinde kimler bekledi? Filmdeki hangi imgeler buralara gönderme yapıyordu? Tek gözlü Tepegöz mü? Adadaki yerliler mi? Hades’ten çıkan savaşçılar mı?
Yine de Homeros’un kralları anlatması, onun yalnızca kralların şairi olduğu anlamına gelmez. Agamemnon’da gücün körlüğünü, Akhilleus’ta öfkeyi, Priamos’ta evladını kaybeden babanın yasını, Odysseus’ta eve dönmekte zorlanan insanı görürüz. Homeros’u bugün okumak, kahramanı tahtından indirmek değil, çevresinde kimlerin bulunduğunu ve insanın tekrar eden duygularını da görmektir.
Şimdi zihnimdeki bu ilk çağrışımları bir kenara bırakarak film üzerine düşünmeye, ardından kendi çağrışımlarımla filmi yeniden incelemeye başlayabilirim.
Odysseus, eşi Penelope’yi ve henüz küçük olan oğlu Telemakhos’u bırakarak Troya Savaşı’na gider. Filmin bütün anlatısının başlangıç yarası buradadır. Filmde anlatılmıyor ama Homeros’un destanından bildiğimiz üzere savaşa katılmamak için delilik numarası yapmış olsa da bundan kurtulamamıştır. Filmdeki sonraki bütün yolculuk, bir bakıma bu ilk ayrılışın bedelini yansıtır. Evinden yurdundan ayrılan bir baba, savaşçı kimliğine bürünmüştür. Destanda anlatılan delilik numarası, evine ve yurduna tutunmanın bir hilesidir. Odysseus, destanın ana metnine göre Troya Savaşı’na katılmamak ve ailesinden ayrılmamak için delirmiş gibi davranarak tarlasını sürmeye, toprağa tuz ekmeye başlar. Onun numara yaptığından kuşkulanılınca küçük oğlu Telemakhos sabanın önüne konulur. Odysseus oğlunu ezmemek için sabanı durdurduğunda aklını kaybetmediği anlaşılır ve savaşa katılmak zorunda kalır. Çocuğunu öldüremediği için sağlıklı sayılan adam, başkalarının çocuklarını öldürmeye gönderilir. Savaşa gönderilmek üzere akıl sağlığı yerindedir raporu alan askerlerin ilk örneğidir bu. Odysseus’un “delirdiği”, aklını kaybettiği başka bir sahneye yolculuk sırasında kendini gemi direğine bağlattığı sirenleri dinlediği anda tanık oluruz. Savaşın getirdiği travmatik bellekle iç hesaplaşmasını gerçekleştirdiği bir sahnedir adeta. Akılların tutulduğu, yasaların ortadan kalktığı bir ortamda “delirmek”, insanı insan olmaya yaklaştıran hâl olabilir belki de.
Film, Odysseus’un yolculuğuyla eş zamanlı olarak İthaka’daki iktidar boşluğunu anlatır. Penelope yıllardır ülkeyi yönetmesine rağmen erkekler bir kral gerektiğini söylemektedir. Antinoos’un önderliğindeki talipler saraya yerleşmiş, evin kaynaklarını tüketmekte ve Penelope’yi içlerinden biriyle evlenmeye zorlamaktadır. Telemakhos ise hiç tanımadığı babanın gölgesinde büyümüş ne çocuk kalabilmiş ne de tam anlamıyla kral olabilmiştir.
Odysseus’un kurduğu tahta at (Truva atı) hilesi savaşın sonunu getirir. Sinon, atın Athena’ya sunulmuş bir armağan olduğuna Troyalıları inandırır; fakat atın içine saklanan askerlerden habersizdir. Gece olunca Odysseus ve askerleri dışarı çıkar, kapıları açar ve şehir yağmalanır. Athena’nın tapınağının kirletilmesi, sivillerin öldürülmesi ve misafirperverlik yasasının çiğnenmesi, zaferi aynı zamanda ahlaki bir yenilgiye dönüştürür. Film boyunca Odysseus’un belleğine geri dönen temel travma budur.
Troya düşmüştür ama savaş Odysseus’un içinde bitmemiştir. Agamemnon’la birlikte dönmek yerine kendi gemileriyle yola çıkar. Yanında taşıdığı adamlar artık muzaffer askerlerden çok yorgun, korkmuş ve şiddete alışmış insanlardır. Eve dönüş böylece savaşın karşıtı değil, savaş travmasının devamı hâline gelir.
Filmde Troya alevler içinde kalırken Odysseus ve askerleri denize açılır. Savaş bitmiş, yapılması gereken tek şey eve dönmek gibi görünür. Fakat yıkılan şehir geride kalsa da savaş, onu gerçekleştirenlerin içinde yolculuğuna devam eder. Gemiler Troya’dan yalnızca ganimet değil; öldürülenlerin bakışını ve hayatta kalanların suçluluğunu da taşır. Belki atın içinde şehre giren savaş, bu kez askerlerin içine saklanmıştır.
Odysseus ve adamları yiyecek ararken Polyphemos’un mağarasına girerler. Dev geri döndüğünde çıkışı kapatır ve askerlerden bazılarını yer. Odysseus onu sarhoş edip gözünü kör ederek adamlarını mağaradan çıkarır. Nolan’ın Polyphemos’u destandakinden daha az konuşan, daha hayvansı ve korkutucu bir yaratıktır. Filmde bu sahne Homeros’un destanından farklı anlatılmıştır. Homeros’un Polyphemos sahnesinde Odysseus, adının Outis, “Hiç Kimse” olduğunu söyleyerek kurtulur. Fakat gemisi uzaklaşınca gerçek adını haykırır ve Poseidon’un lanetini üzerine çeker. Hayatta kalabilmek için hiç kimse olmalı; kahraman kalabilmek için Odysseus olduğunu ilan etmelidir. Yalnızca kurtulmak yetmez, zaferin kendisine ait olduğunun bilinmesini ister. Tanığı bulunmayan zafer, Odysseus için tamamlanmamış bir zaferdir. Odysseus’un adı onu özne yapar ama felakete de bağlar. Çağımızın özneler dünyasının trajedisi Homeros’un metninde de yer bulur.
Nolan, Homeros’taki “Hiç Kimse” söz oyununu filmde büyük ölçüde anlatmaz; Polyphemos daha sessiz ve bedensel bir tehdit olarak konu edilir. Bu tercih, yönetmenin oyunbaz kahramandan çok yaralı savaşçıyı ön plana çıkardığını gösterir. Yine de ad ve kimlik çatışması film boyunca sürer: Lotusla belleğini kaybeden Odysseus geçmişinden kurtulurken kendisinden de uzaklaşır; İthaka’ya dilenci olarak girdiğinde yeniden adsızlaşır. Hayatta kalmak için kral, baba, deli, komutan, hiç kimse ve dilenci rollerine giren insan, sonunda hangisinin kendisi olduğunu nasıl bilecektir?
Geçenlerde televizyonda haberleri izlerken Balıkesir’in düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümü kutlamalarına katılan ve canavarı andıran kostümler giymiş insanları gördüğümde henüz filmi izleyen biri olarak çeşitli çağrışımlar oluştu. Tülütabak adı verilen bu figürler, Millî Mücadele yıllarında Yunan askerlerini korkutmak amacıyla yüzlerini is ve kurumla boyayan, üzerlerine keçi ya da koyun postları geçirip çanlar ve değnekler taşıyan deri işçilerini temsil ediyordu. İnsana benzememek burada bir aşağılanma değil, işgalciye karşı kullanılan bir direniş yöntemi, güçsüzün kurduğu psikolojik bir savaş hilesiydi. Onları görünce aklıma Polyphemos geldi. Homeros’un anlatısında Polyphemos, yasasız ve uygarlık dışı bir canavar olarak gösterilir; oysa sürüsünü besleyen, koyunlarını sağan, peynir yaparak hayatını sürdüren bir çobandır. Tek gözlü oluşunun savaşlardan kalmış bir yara olabileceği düşüncesi tarihsel bir bilgi değil elbette; fakat onu doğuştan canavar saymak yerine yaralanmış bir insan olarak hayal etmemize imkân veren bir çağrışım olabilir. Bu karşılaşma beni şu soruya götürdü: Acaba Homeros da kendisine benzemeyeni, tarım yapmayan ve kent düzeninin dışında yaşayan göçebe toplulukları “barbar” ve “canavar” olarak betimlemiş olabilir miydi? Belki de canavar dediğimiz varlıkların bir kısmı, gerçekten insan olmayan yaratıklar değil; iktidarın, savaşın veya egemen anlatının insanlığını görmeyi reddettiği ötekilerdi.
Polyphemos’tan sonra mürettebat, yiyecek ve sığınacak yer bulabileceklerini düşündüğü başka bir kıyıya çıkar. Fakat buradaki dev savaşçılar yabancıları misafir olarak karşılamak yerine av olarak görür. Gemiler parçalanır, askerlerin önemli bir bölümü öldürülür. Bu sekans, Odysseia boyunca sürekli sınanan yasa olan xenia, yani yabancıya ve misafire karşı sorumluluk yasasının bütünüyle tersyüz edilmesidir. Tanrıların yasası her yerde başka şekillerde çiğnenmektedir.
Sonraki durakta Kirke’nin adasında aç ve yorgun askerler Kirke’nin sunduğu yemeğe saldırır; ardından bedenleri domuzlara dönüşmeye başlar. Nolan’ın Kirke’si, Homeros’taki baştan çıkarıcı ve zamanla insana yardımcı olan tanrıçadan çok, erkeklerin açgözlü ve hayvansı davranışlarını cezalandıran bir ortaçağ cadısı figürüne benzer. Bedensel dönüşüm, savaş boyunca zaten içsel olarak hayvanlaşmış insanların görünür hâle gelmesi gibidir. Kirke’nin sofrasında bastırılan başka bir şey belirir: iştah. Askerler yemeğe açgözlülükle saldırırken bedenleri domuzlara dönüşür. Kirke onlara dışarıdan hayvanlık vermiyor; Troya’yı yağmalayan iştahın görünür biçimini ortaya çıkarıyor gibidir.
Mitolojiye göre Kirke başlangıçta insana düşman bir tanrıça değildir; özellikle Madeline Miller’ın Ben, Kirke romanında, tanrıların insana ateşi sunduğu cezalandırdığı Prometheus’a yakınlık duyan ve onun insanlara duyduğu sevgiyi anlamaya çalışan bir figür olarak karşımıza çıkar. Tanrısal ailesinin acımasızlığı karşısında Prometheus’un yarasını görür, ona su verir ve insanın kırılganlığına merhametle yaklaşır. Peki, insana böylesine yakın olan Kirke’yi, adasına gelen erkekleri domuza dönüştüren birine ne çevirmiştir? Miller’ın yorumunda bu dönüşümün ardında misafir olarak ağırladığı denizcilerin onun konukseverliğini güçsüzlük sanarak kendisine saldırması vardır. Kirke’nin sofrasına oturan erkekler, kendilerine sunulan yemeği ve güveni bir armağan olarak kabul etmek yerine ev sahibinin bedenini de ele geçirilebilecek bir şey gibi görürler. Bundan sonra Kirke’nin insanları domuza çevirmesi yalnızca bir intikam değil, travmatik deneyimin ardından gelişen bir savunma ve denetimi geri alma çabası olarak okunabilir: İnsan, karşısındakinin iyiliğini sömürdüğünde onda merhametin yerini kuşkuya, misafirperverliğin yerini tetikte olmaya bırakabilir; mağdur edilen kişi, bir daha incinmemek için herkesi potansiyel saldırgan olarak görmeye başlayabilir. Kirke belki erkekleri hayvana dönüştürmez; onların açgözlülük, tahakküm ve şiddetle zaten terk ettikleri insan görünümünü ortadan kaldırır.
Kirke, eve giden yolu öğrenebilmesi için Odysseus’u ölülerle konuşmaya gönderir. İştahın ve açgözlülüğün en çarpıcı yüzleşmesi ölüler diyarında yaşanır der gibidir. Odysseus burada Agamemnon’la ve savaşta kaybettiği insanlarla karşılaşır. Fakat Nolan, Homeros’taki Akhilleus, Aias ve Odysseus’un annesi gibi önemli ruhları çıkararak ağırlığı isimsiz askerlere ve Sinon’a verir. Ölüler kahramanlık destanı anlatmaz; neden öldüklerini ve neden gömülmeden bırakıldıklarını sorarlar. Odysseus yalnızca ünlü kahramanlarla değil, komutası altında ölen askerlerle yüzleşir. Yaşarken arkasından yürüyenler, öldükten sonra da peşindedir; fakat artık yeni bir zafer için değil, hesap sormak için. İsimsiz ölüler, zafer anlatısının bastırdığı tarihin geri dönüşüdür. Destanda Akhilleus’la karşılaşma, kahramanlık ideolojisinin destanın içinden çöküşüdür. Akhilleus kısa fakat sonsuz şanı seçmiştir; adı ölümsüzleşmiştir. Odysseus onu yeraltında ölülerin hükümdarı diye överken Akhilleus, yaşayan yoksul birinin yanında çalışmayı bütün ölülere hükmetmeye tercih edeceğini söyler. Şan ona yaşamını geri vermemiştir. Homeros’un kahramanı, epik dünyanın en büyük vaadini Hades’ten reddeder.
Yolculuğun devamında sirenler, Odysseus’u dışarıdan çağıran baştan çıkarıcı varlıklar olmanın yanında, içindeki suçluluğun ve pişmanlığın sesi hâline gelir. Filmde sesleri, Homeros’un destanında olduğu gibi yalnızca büyüleyici değildir; aynı zamanda çıldırtıcı ve parçalayıcıdır. Odysseus’un onları duymak istemesi, bastırdığı geçmişe yeniden yaklaşma arzusunu; kendisini bağlatması ise bu gerçekle doğrudan karşılaşmaya henüz dayanamayacağını gösterir. Sirenler bu iç mahkemenin sesleridir. Homeros’ta bilgi ve haz vadeden şarkı, filmde pişmanlıklarla karışan çıldırtıcı bir uğultuya dönüşür.
Yolculuk ilerledikçe Odysseus’un bütün gemileri ve adamları yok olur. Başlangıçta bir ordunun ve filonun komutanıyken sonunda denizde sürüklenen, çıplak ve kimliksiz tek bir insana dönüşür. Epik kahramanlığın bütün dışsal işaretleri elinden alınır: ordusu, gemisi, silahları, iktidarı ve kendisine kim olduğunu söyleyen tanıkları artık yoktur.
Odysseus Ogygia’ya, Kalypso’nun adasına ulaşır. Kalypso ona lotus çiçekleri vererek belleğini uyuşturur. Odysseus yedi yıl boyunca kim olduğunu, nereden geldiğini ve kendisini bekleyen ailesini unutur. Nolan burada Kalypso’yu yalnızca erotik bir engel olarak değil, travmadan sonra gelen unutma ve vazgeçme arzusu olarak yorumlar. Odysseus’un adada kalması zorunlu tutsaklık olduğu kadar, hatırlamanın acısından kaçıştır. Lotus çiçeği, çöküşe verilen yanıtlardan biridir: unutmak. Hatırlamak dayanılmaz olduğunda bilinci uyuşturmak, geçmişten ve sorumluluktan kısa süreliğine kurtarır. Fakat hatırlamayan insan eve de dönemez; çünkü evin yolu belleğin içinden geçer. Bu yüzden Odysseus’un yolculuğu hem eve dönüş hem de eve dönüşten kaçıştır. İthaka’ya varmak, Penelope ile Telemakhos’un karşısına çıkıp Troya’da kim olduğunu ve yolda başına neler geldiğini anlatmak demektir.
Filmde açıkça görünen tek tanrı Athena’dır; fakat o da bağımsız bir tanrısal varlıktan çok, yalnızca Odysseus’un gördüğü bir imgeye ve onun vicdanının sesine benzer. Athena’nın belirmesiyle Odysseus’un anıları parçalar hâlinde geri gelir, travmatik belleğin parçalı bütünleşmemiş hali gibidir. Troya, ölü askerler, Penelope ve Telemakhos yeniden hatırlanır. Eve dönmek için önce kim olduğunu ve ne yaptığını kabul etmesi gerekir.
Nolan’ın parçalı zaman kullanımı ve flashbackler yalnızca biçimsel bir oyun değildir: Travmatik bellek geçmişi kronolojik bir bütün olarak değil, yüzler, sesler ve görüntüler hâlinde şimdiye taşır. Odysseus Troya’yı geride bırakmıştır; ama Troya’dan çıkamamıştır. Odysseus’un yarası yalnızca gördüklerinden değil, Troya’nın yıkımındaki payından da kaynaklanır. Tahta atı tasarlayan, hediyeyi silaha dönüştüren odur. Zaferi kentin surlarıyla birlikte yabancılar arasında güveni mümkün kılan yasayı da yıkmıştır.
Kalypso sonunda Odysseus’un gitmesine izin verir. Odysseus yaptığı salla denize açılır; Poseidon’un fırtınasıyla yeniden ölümün eşiğine gelir fakat Athena’nın yardımıyla kurtularak İthaka’ya ulaşır. Eve dönmüştür ama henüz “evine” giremez. Kendisini bir dilenci kılığına sokar ve ölüler diyarında kendisine hesap soran Sinon’un adını kullanır. Böylece hayatta kalabilmek için yeniden kendi kimliğinden vazgeçer, ölmüş birinin kimliğine bürünür.
Odysseus’un eve dönüşünün uzaması da savaşçı kimliğinden eş ve babaya geçemeyişidir. Savaşta işe yarayan duygusal uyuşma, saldırganlık ve sürekli tetikte olma hâli, evde yakınlığı güçleştirir. İthaka’ya vardığında dilenci kılığına girmesi bu yüzden yalnızca taktik değildir: Kendi evine kendi adıyla giremez. Penelope ile Telemakhos’un zihninde bir kahraman vardır; karşılarındaysa yorgun, suçlu ve yabancılaşmış bir adam durur.
Odysseus, Antinoos’un tuttuğu adamların Telemakhos’u bir tapınakta öldürme girişimini engeller. Baba ile oğul henüz birbirlerini tam olarak tanımadan yan yana savaşırlar. Daha sonra yaşlı köpek Argos, Odysseus’u dokunuşundan tanır ve hemen ardından ölür. Vefa ve dostluğun en iyi örneğini bir köpek sunar filmde. Argos’un tanıması sayesinde Telemakhos dilencinin babası olduğunu anlar. Savaştan yirmi yıl sonra gerçekleşen kavuşma neşeli olmaktan çok ürkek, acılı ve yabancılıkla doludur.
Penelope, kiminle evleneceğini belirlemek için Odysseus’un yayının gerilmesini ve okun balta başlarının arasından geçirilmesini şart koşar. Taliplerin hiçbiri yayı geremez. Dilenci kılığındaki Odysseus yayı eline alır, kolaylıkla gerer ve kimliğini açıklar. Telemakhos ve Eumaios’un yardımıyla talipleri öldürmeye başlar. Antinoos’a, onun yerine savaşa gönderdiği Sinon’un nişanesini geri verir ve ardından onu öldürür. Odysseus çatışmada ağır yaralanır. Eve dönüş, böylece barışla değil, evin içinde yeni bir savaşla tamamlanır.
Odysseus iyileştikten sonra İthaka tahtını yeniden ele geçirmekten vazgeçer. Telemakhos kral olur; Odysseus ile Penelope ise birlikte batıya doğru denize açılır. Amaçları, yolculuk sırasında gömülemeyen askerleri anmak ve ölülerin yasını tutmaktır. Böylece film, Homeros’taki düzenin tanrısal müdahaleyle yeniden kurulması yerine sürgünü andıran yeni bir yolculukla biter. Odysseus evine ulaşmış, fakat savaştan önceki insan olarak evinde kalamamıştır. Batıya gidiş hem ölüler diyarına yaklaşmak hem de iktidardan, kahramanlıktan ve eski benliğinden vazgeçmektir. Nolan’ın bu finali Homeros’tan belirgin biçimde ayrılır.
Nolan’ın filmi anlatışını çağımızın bir eleştirisi olarak okuyabiliriz. Tunç Çağı çöküşü çağımızın kopyası değildir; fakat kırılgan ticaret ağları, savaşlar, göçler ve siyasal meşruiyet kaybı bakımından tarihsel bir ayna sunar. O çağın bakır ve kalay yollarının yerinde bugün petrol, doğalgaz, tahıl ve veri koridorları vardır. Hürmüz, Süveyş, Doğu Akdeniz ve Çanakkale, dünyanın hangi dolaşımları korumaya değer saydığını gösteren siyasal eşiklerdir. Mallar güvenle geçsin diye donanmalar gönderilirken insan bedenlerinin aynı güvenlikten yararlanamaması çağımızın yasasını ele verir.
Filmde Odysseus hangi kıyıya yaklaşsa başka bir düzenle karşılaşır: yabancıyı ağırlamak yerine yiyenler, unutuşu seçenler, insan biçimini kaybedenler… Ortak güven ve kaideler çözüldüğünde karşılaşma misafirliğe değil yağmaya dönüşür. Odysseus’un filosu da giderek küçülür; gemiler, askerler ve ortak gelecek ihtimali azalır. Komutan, sonunda denizde sürüklenen isimsiz bir bedene dönüşür.
Nolan’ın Odysseus’u görülmek ister ama kaybolmayı da arzular; kral olmak ister ama iktidarın ağırlığından kaçar; ailesine dönmek ister ama onların karşısına çıkmaktan korkar.
Homeros’un dünyasında her yerde tanrılar ve tanrısallık vardır. Tanrılar da insani duygular taşır: Kıskanır, yalan söyler, taraf tutar ve arzularının peşinden giderler. Tanrı ile insan arasındaki geçişler müphemdir. Öfke, haset ve arzu yalnızca insanın aşağı kusurları sayılmaz; tanrılara kadar yükselir. İnsan başına gelen her şeyin kaynağını kapalı iç dünyasında aramaz: öfke Ares’ten, arzu Aphrodite’den, akıl Athena’dan, fırtına Poseidon’dan gelebilir.
Nolan’ın filminde ise tanrılarla dolu dış dünya yoktur. Zeus ve Poseidon bedensel olarak görünmez. Athena’nın Odysseus’a görünmesi, dışarıdan gelen bir tanrıçayla öldürülmüş Troyalı rahibenin yüzünü taşıyan travmatik imge arasında bırakılır. Tanrılar kayboldukça psikoloji doğar: Poseidon’un öfkesi geçmişten kurtulamamaya, Hades bastırılmış savaş belleğine, Sirenler pişmanlığın sesine, lotus ruhsal uyuşmaya dönüşür.
Bu yüzden filmde Augustinus’un İtiraflar’ını çağrıştıran bir yan vardır. Anlatı, paganlıktan Hristiyanlığa geçen Augustinus’un içsel konuşması gibidir. Günah, vicdan, itiraf ve kefaret çevresinde kurulan duygulanım biçimi hâkimdir. Augustinus geçmişini bugünkü vicdanının önünde yeniden yorumlar; Tanrı’ya anlattıkça kendi içine iner. Belleğiyle hesaplaşır. Nolan’ın Odysseus’u da yolculuğunu anlatırken kahramanlığını kanıtlamaktan çok suçunu açığa çıkarır. Pagan kahraman “Bunu hangi tanrı yaptı?” diye sorabilirken modern insan “Ben neden yaptım?” diye sorar.
Modern psikolojikleştirmenin kazancı kadar tehlikesi de burada yatar. Tanrıları insanın içine taşıdığımızda karakter derinleşir; fakat savaşın ve yağmanın toplumsal koşullarını bireysel ruh haline indirgeme riski doğar. Troya’yı yalnızca Odysseus’un narsisizmi değil; kralların iktidarı, ganimet düzeni ve erkek kahramanlığı yıkmıştır. İnsanın içinde karanlık vardır, ama bazı düzenler o karanlığı silahlandırır.
Odysseia boyunca her ev ve sofra küçük bir ahlak sınavıdır: Kapıya gelen yabancıya kim olduğu sorulmadan yemek verilecek midir? Xenia, yani misafir-dostluğu, yalnızca nezaket değil; yabancının korunmasını sağlayan kutsal, toplumsal ve ekonomik bir kurumdur yani tanrıların yasasıdır. Ev sahibi konuğu ağırlar, konuk da evin düzenine saygı gösterir. Zeus bu ilişkiyi korur. Kapıya gelenin tanrısal bir kılık taşıyabileceği düşüncesi, ötekine yani misafire karşı davranışı kozmik düzenin sınavına dönüştürür.
Truva atı modern iktidar için de güçlü bir imgedir. Başka topraklara her zaman çıplak şiddetle girilmez; bazen ticaret, güvenlik, kalkınma, demokrasi veya teknoloji armağanı sunulur. Analojinin amacı her alışverişi işgal saymak değil, hediyenin iktidardan bağımsız olmadığını hatırlatmaktır: Armağanı kim veriyor, karşılığında ne bekliyor, reddetme hakkımız var mı? Modern Truva atlarının tahtadan yapılması gerekmez; parlak ekranları ve çekici logoları olabilir.
Buradan başlangıçtaki soruya dönüyorum. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü, yalnızca artık kimsenin inanmadığını değil, Batı’nın anlamını ve değer hiyerarşisini taşıyan aşkın merkezin inandırıcılığını yitirdiğini anlatır. Şen Bilim’deki deli adam bunu neşeli bir kurtuluş gibi değil, ufkun ve yönlerin kaybı olarak dile getirir. Tanrı öldüğünde insan kendiliğinden özgürleşmez; önce ölçüsünü yani yasayı kaybeder.
Nolan’ın dünyasında da tanrılardan söz edilir ama onlar görünmez; Zeus’un yasası hatırlatılır ama onu güvence altına alacak ortak düzen çökmüştür. Tanrısal mahkemenin yerini vicdan alır. Fakat vicdan bireysel, Zeus’un yasası ise ortak bir kurumdur. Sınırdaki yabancıyı korumak için kişisel merhametin yanında yasa ve siyasal sorumluluk gerekir.
Bugünün dünyasında yabancı önce doyurulmuyor; pasaportu, ekonomik değeri ve güvenlik riski araştırılıyor. İş gücü veya tüketici olarak yararlıysa kabul ediliyor; yoksul ve yurtsuzsa sınırda ya da kampta bekletiliyor. Antik dünyada yabancı tanrı çıkabilirdi; modern dünyada önce tehdit çıkacağı varsayılıyor.
Troya’nın denizin ötesinden gelen bir ordu tarafından kuşatılması ve talan edilmesi de çağımızın yıkımlarını düşündürdü bana. İran’da patlayan bombaları, Gazze’nin yerle bir edilmesini, denizin ve sınırların ötesinden gelen savaşları düşündüm. Hürmüz Boğazı ile Çanakkale Boğazı arasında uzanan tarihsel bağlantıları; orduların, ticaret gemilerinin, enerji hatlarının ve göç yollarının yüzyıllardır aynı coğrafyalardan geçmesini… Filmin geçtiği Tunç Çağı’nda Kıbrıs’tan çıkarılan bakırla Afganistan’dan gelen kalayı buluşturan uzun ticaret yolları, bugün başka malların, başka iktidar mücadelelerinin ve başka insan hikâyelerinin güzergâhı olmuş durumda. Bir zamanlar bronz üretimini mümkün kılan bu yollar, şimdi petrolün, silahın, sömürünün ve zorunlu göçün öykülerini taşıyor. Deniz aynı deniz, boğazlar aynı boğazlar; değişen yalnızca gemilerin yükü.
Tanrı’nın öldüğü söylenen çağda mabetlerse azalmıyor. AVM’ler, stadyumlar, sinema salonları ve dijital platformlar ortak arzu üreten yeni mabetlere dönüşüyor. Tanrıların yerini markalar, kutsal zamanın yerini indirim günleri, ayinin yerini tüketim alıyor. Eski mabette insan kendisinden büyük bir düzen karşısında küçülürdü; yeni mabette ürünler aracılığıyla kendisini büyütmesi isteniyor: Daha görünür ol, daha fazlasına sahip ol, kendini yeniden yarat.
Film bittiğinde otopark girişindeki bagaj kontrolünü yeniden düşündüm. Belki güvenlik görevlisi yanlış yerde arıyordu. Gizli askerler bagajımızda değil, izlemeye geldiğimiz filmin içindeydi. Nolan’ın Odysseia’sı teknolojik bir armağan gibi modern mabede girmiş; içinden talan, suçluluk, yabancı korkusu, isimsiz ölüler ve kahramanlığın boşluğu çıkmıştı. Uygarlığı yıkacak olanlar deniz ötesinden gelenler değil, içimizde taşıdığımız yıkıcı hallerdi.
Işıklar yandığında aynı AVM’deydik. İkonlar parlıyor, yürüyen merdivenler çalışıyor, insanlar telefonlarına bakarak çıkışa yöneliyordu. Birkaç saat önce indiğimiz Hades’ten yeryüzüne dönüyorduk.
Belki de karanlıkta başkasının yolculuğunu izleyerek kendi yolumuzu hatırlamak için oradaydık. Homeros’un tanrıları gökyüzünden çekilmiş olabilir, fakat soruları hâlâ aramızda dolaşıyor: Yabancıyı nasıl karşılayacağız? Hangi armağanı içeri alacağız? Zaferimizin bedelini kim ödeyecek? Ölülerimizi nasıl hatırlayacağız? Yasaların ve kaidelerin darmadağın olduğu bir dünyada nasıl var olacağız? Kaybolan tanrılarımızın yerine neyi koyacağız?
Belki biz tanrıları gökyüzünde ararken onlar, savaşlarda, yıkımda, deniz ötesinden gelecek diye korktuğumuz ama içimizde var olan düşmanda, kapımıza gelen ve nesneleştirdiğimiz ötekinin yüzünde kayboluyordu. Bugün yine yeni savaşlara, insanlığın binlerce yılda geliştirdiği yasaların ve ortak ölçülerin yok sayılışına tanık oluyoruz. Bu sınırsızlık ilk bakışta özgürleşme gibi görünse de değerlerin altüst olduğu, teknolojinin ve “bırakınız yapsınlar” anlayışının bizi bilinmeyen yolculuklara sürüklediği büyük krizler çağında yaşıyoruz. İnsanlığın trajedisi belki de hâlâ Odysseus’unkine benziyor: Önümüzdeki asıl mesele nereye gidebileceğimiz değil, bütün bu yıkımdan sonra insanlığımıza dönüp dönemeyeceğimizdir.
Nolan’ın anlatısı; toplumsal düzlemde savaş, iktidar, talan, uygarlığın çöküşü, göç ve yurtsuzluk; bireysel düzlemdeyse travma, suçluluk, bellek, kibir, utanç, özlem ve insanın yeniden kendisi olabilme mücadelesi gibi iç içe geçen temalar taşıyordu. Böylece eve dönüş, yalnızca denizleri ve ülkeleri aşan coğrafi bir yolculuk değil, savaşta parçalanmış bir insanın kendi içine doğru ilerleyişi hâline geliyordu.
Kaynakça
Augustinus. İtiraflar. Çev. Çiğdem Dürüşken. İstanbul: Alfa Basım Yayım, 2014
Brecht, Bertolt. “Questions from a Worker Who Reads” [Okumuş Bir İşçi Soruyor], 1935. Marxists Internet Archive.
Cambridge University Press. “Hospitality.” The Cambridge Guide to Homer.
Christensen, Joel. “A Homerist Reacts to Christopher Nolan’s ‘The Odyssey’.” Hyperallergic, 20 Temmuz 2026.
Hawkins, J. D. “Evidence from Hittite Records for the Trojan War.” Archaeology, cilt 57, sayı 3, Mayıs-Haziran 2004.
Homeros. Odysseia. Çev. Azra Erhat ve A. Kadir. İstanbul: Can Yayınları, 1992.
Nietzsche, Friedrich. The Gay Science [Şen Bilim], 1882/1887; özellikle 125. fragman, “Deli Adam”. The Anarchist Library.
Powers, Brian. “Written Commentary on Christopher Nolan’s The Odyssey (2026).” Durham University, International Centre for Moral Injury, 24 Ağustos 2026.
Puy Núñez, A.; Guitián Pena, A.; Pías Peleteiro, J. M.; Macías Arribi, M. ve Aldrey Vázquez, J. M. “Pseudodementia, Malingering and Revenge in Ancient Greece: Odysseus and Palamedes.” Neurosciences and History, cilt 4, sayı 2, 2016, s. 47–50.
Stanford Encyclopedia of Philosophy. “Augustine of Hippo.” İlk yayın 25 Eylül 2019; kapsamlı güncelleme 26 Nisan 2024.
Vandkilde, Helle. “Trading and Weighing Metals in Bronze Age Western Eurasia.” Proceedings of the National Academy of Sciences, cilt 118, sayı 30, 2021, e2110552118.
*Ersin Baltacı - Psikiyatri Uzmanı, Psikoterapist, Uzm. Dr.
